Genel Blog

Akabe Biatlarının Yapıldığı Yer

153

Akabe Biatlarının Yapıldığı Yer

Mesnevi illet “dinle” ile başlar? Mesnevi ne konuları işler? Tasavvufta “ney” neyi ifade kıymetiharbiye? Hz. Mevlânâ’ya bakarak aşk nedir? Hz. Mevlânâ’ya bakarak fazla ve sevginin önemi.

“Aşk olsun! Aşkınız cemâl olsun! Cemâliniz nûr olsun! Nûrunuz göz olsun!”

Yazımıza, Hazret-i Mevlânâ’nın selâm duâsıyla başlamayı, iri islam gizemciliği üstâdına vefâ sayarız. Hazret-i Mevlânâ, aynı aşk adamıydı. Şu süresince bulunduğumuz Fasıla ayında O domuzuna velîyi anmayı, gönlümüzün borcu addediyoruz. O zât-ı muhterem; insanı, eşyayı, varlıkları, kâinâtı, yani âlemi istek penceresinden seyreder ve değerlendirirdi. Fikirleri, düşünceleri, görüşleri; “sevgi” ve “amor” odaklıydı. Varlıkların oluşmasını, Kamer’ın doğuşunu, Gündüz’mağara batışını, Acun’nın dönüşünü o bilcümle “tabiiyet” ve “aşk” düzleminde anlatırdı. Uymazlık ve çirkinliklerin kaynağının “sevgisizlik ve aşksızlık” olduğunu vurgulardı.

Onun seçme insanın mayasına, mâhiyetine, elhasıl “özüne” yoğun tıpkısı saygısı olduğundan, her cenahtan, gelişigüzel devirde zorlu çok seveni ve müntesibi vardır. Bizatihi sonra fikir ve görüşleri, geçim biçimleri sistematize edilerek tasavvuf deryâsının “Mevlevîlik” kolu ortaya çıktı. Mevlevîlik, koyu tıpkısı medeniyet ve teamül yansımasıdır. Bu yoldan; dayanabilen haddinden fazla teferruat, laf, edebiyat ve siyasa adamı mayalanmış, böylecene Mevlevî dergâhlarında haddinden fazla bulunmaz insanlar yetişmiştir.

MEVNEVİ’NİN KONUSU VE ÖZELLİKLERİ

Mevlânâ Hazretleri’nin genişlik ünlü eseri olan “Mesnevî”, özlük ortamında kâfiyeleri bulunan bir türkü türü olup 26 bin beyitten meydana gelmiştir. Hepsi 6 cilttir; 2 yıl meydanlık verilerek 9 yılda bitirilmiştir. İlim erbabı tarafından Mesnevî, Düzey’ân’ın tasavvufî tefsiri yerine vasıflandırılır, hakikate idrak kitabı kendisine tâbir edilir. İçinde 270 tahkiye ve kıssa, şiir diliyle ifâdelendirilmiştir. Bunlar anlatılırken âyet ve hadislerden yararlanma edilmiştir.

Mesnevî’da genişlik can alıcı, vurucu mesajlar, kıssalardan sonraları gelir. Hazret-i Mevlânâ, eserlerinde müşahhastan/somuttan mücerrede/soyuta iner; daha çok derûnî kavramları ele alır, incelikleriyle amal. İşlediği konular; akıl, can kuşu, ruh, aşk üzere hususlardır. Onun gâyesi; insanın mâlâyânîden, mâsivâdan arınıp yücelmesidir.

Mesnevî’bile insanların çevrelerinde şâhit oldukları hâdiselerin vukuf tarafı nazara verilir. Bunun amacıyla bazı müşahhas misaller, sancak adına kullanır. Meselâ; horoz “kösnü”i, tâvus “makâm”ı, karga “tûl-i emel”i yani begayet istek ve doymazlığı desise fehamet.

Hazret-i Mevlânâ, insanı her safhada değerlendiren büyük tıpkısı dilek eğitimcisidir. İnsanı körlemeden hiçbir şeyi anlayamazsınız. Üstad; “İnsanın çöz dünyâsında sonsuza açılan tıpkı yanı yoksa o umu haraptır.” der.

Mesnevî, bencillikten sıyrılıp benliğinden geçenlerin heves cennetidir. Şurası bilinen bire bir hakikattir kim, dînin temeli, büyük Allah -celle celâlühû-’evet îmandır. Îmânı zayıf kuruya değil bile aşk boyutunda sürdürmek üzere “aşkın kitabı” olan “Mesnevî”yi okumak gerekir.

“Ben canım tende olduğu müddetçe Kur’ân’ın kölesiyim. Ego latif Muhammed Mustafâ’nın yolunun toprağıyım.” diyen Mevlânâ Hazretleri, yekpare ayrımsız Seviye’ân ve Delege âşığıdır. O koca Kur’ân’dan özümsediği ilhamlarla, muhabbetullah ve sevgi-i Rasûlullah ile coşan benzeri aşk çağlayanıdır.

Âlimler, Kur’ân ile Mesnevî’yi gül bahçesi ile gül yağına benzetmişlerdir. Hazret, gül bahçesi olan Düzey’ân-ı Azîmüşşân’dan gül düşman çıkarmıştır. Gül bahçesindeki güllerin sayısız rengi ve âhengi, Mesnevî’ye yansır.

Mukaddes kitabımız Düzem’ân-ı Kerîm, “İkra’: Oku!” diyerek inmiştir. Amor kitabı olan Mesnevî, “Bişnev: Dinle!” diyerek yazılmıştır.

Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’a, “Oku!” denince Âlemlerin Güneşi, “Neyi okuyacaktır?” O -aleyhissalâtü vesselâm-, cihan kitabını okuyacaktır. Fakat koca, evvel kendini okumalıdır. Zira kendini bilmeyen Rabbini bilemez.

MESNEVİ NEDEN “DİNLE” İLE BAŞLAR?

Mesnevî’bile ise; “Dinle!” deniyor. “Neyi dinle?” Kâinâtın sesini, Düzey’ân’ın hitâbını, Elçi’e vahyi dinle!.. “Dinlemek” tasavvufta mehabetli ayrımsız kâidedir. Söyleyen değil, dinleyen öğrenir. Kulak, ilmin methal kapısıdır. Kibar dinlemenin ehemmiyetini belirtmek üzere, “Sen çocuğuna susmayı öğret, o bittabi olsa konuşmayı öğrenecektir!” derler. Antrparantez dinlenenler sadra kaydedilir, okunup yazılanlar ise satırlara kaydedilir. Satırlardakiler, sayısal kayıtlar silinebilir, ama sadırdakiler silinmez, kalıcıdır.

İnsan, hayatı okuma ve dinleme hâlindeyken; düzgün ayrımsız kamıştan işlenmiş, içinden enfes sesler ve nağmeler çıkan “ney”i dinlemelidir. O “ney”, alelâde ayrımsız çalgı âleti değildir.

Ney, duygulandıran ve yunak iniltileri olan, hep ayrılığı ve hüznü hatırlatan tıpkısı arzu telidir. “Ney”in aslı; içi boşaltılmış ve anne yurdundan koparılmış, yad eller diyarlarında kâin aynı kamıştır. İçi mahmul olsa, ondan ney imkânsız, olması amacıyla içinin banko boşaltılması zarurîdir. Buradan benzeri benzetme yapılarak; “İnsanın üstelik içi mâsivâdan, maddî zevklerden boşaltılmadıkça, arındırılmadıkça ilâhî tecellîlere muhâtap imkânsız.” hakikati ortaya yarar.

TASAVVUFTA “NEY” NEYİ İFADE HAYSIYET?

Tasavvufta “ney”; nefsini aşmış, mâsivâdan sıyrılmış, mefret aynı gönülle, Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etme mertebesinde olan kâmil insanı, yani Hazret-i Sefir -aleyhissalâtü vesselâm-’ı ve O’nun vârisleri olan âlimleri, mürşid-i kâmilleri düzen valör. Apayrı bire bir deyişle, ney gönle, erkeklik organı ise arzu âlemine benzetilir.

“Ney”in çıkardığı gürültülü, “fazla sesi”dir. Neydeki zaman, “Ben insana kişi rûhumdan üfledim.” (Sâd, 72) âyeti mûcibince, temsilî kendisine Hakk’ın nefesidir. Buradan hareketle Hakk’ın nefesi ile dolan vakur insanlar (mürşid-i kâmiller); tıpkısı ney üzere iştiyak sevdâlarını, kalpgâh nağmelerini müntesiplerin gönlüne üflerler. Tabii kim rûhundan üfleyen Türe Teâlâ Hazretleri olursa, o kul da sunu akıllıcasına ve yer domuzuna nağmelerle seslenir. O fakat Rabbin emirleri doğrultusunda durumlar icrâ kıymetiharbiye. Bu eda, tasavvuftaki; “Râdıyeten mardıyye” (el-Fecr, 28) (Kulun Tanrı’fecir, Allâh’ın de kuldan râzı olma) mertebesidir. İşte ney, bu yönüyle Hakk’ın sesidir.

Mesnevî’den dizge kabiliyeti kadar nasiplenir. O bile fakat Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu iledir. Bu hususta Hazret-i Mevlânâ şöyle der:

“Bedenle can, iç içedir, birbirinden meçhul değildir; ama bedende o cânı görecek yetenek yoktur.”

Burada “birey”dan uğur; “Tanrı Teâlâ’nın ikrâm ettiği rûh”cevelan. Ve gayb âlemindendir. Eğin, rûhun kalıbıdır. Can Kuşu, hayâtiyetini beden içerisinde sürdürür. İnsanı hakikî insan yapan, onun mânâ âleminin güzelliğidir. İnsanın mânâ âleminin kemâle ermesi, “ney”den enfüsî nağmeler çıkmasıyla peki. Âlemde var olan faal-cansız temas varlıkta, hakikî fazla tezâhürleri bulunur. Gelişigüzel erinç, özlük kabiliyeti kadar, sonsuzluk âleminde “kemâle” doğru vuzuh kateder. Serencam bekçi ise, o varlığın mîrâcıdır. Topraktaki bitkiler yükselirler, en adamakıllı yemişleri verirken kemâli yakalayıp mîrâca erişirler. İnsan üstelik kendi varlığını Hakk’ın varlığı içerisinde eriterek mîrâca yükselir.

APTAL YERYÜZÜ BÜYÜK NİMETTİR

Karın, Cenâb-ı Hakk’ın Âdemoğluna bahşettiği sunu nadir hazinedir. Şerif hükümlerin muhâtabıdır. Ancak, us, yalnız başına mânevî sırları çözmeye yetmez. Hâdiselerin hikmet tarafını idrâk edemez. Mânevî tecellîler, ilâhî mesajlar, akıldan faik olan “amor” ile kavranabilir. Hazret-i Mevlânâ’evet göre, “beyin, aşka kurban edilmeli” ki, gönül, mânevî sırlara âgâh olabilsin. Akılla mâneviyat deryâsına dalınmaz, oralara ancak gönülle gidilir. Bellek eğitilir, amma rağbet da eğitilir. Gönlü eğiten, Rab Teâlâ’dır. Yine düşünce ve önsezi, devriye içindir. Önsezi, kulluktaki incelikleri ayarlar. Göden, akla ve kalbe “helâl banak” ile makul yolu gösterir; böylece ona “akl-ı selîm”i, “kalb-i selîm”i buldurur. Zımnında Düzem’ân’de kalbin tıpkısı faaliyeti olan akıldan bahseden kip çokça âyet-i kerîme vardır:

“…Kullarımı müjdele, onlar ki sözü dinlerler ve o sözün en güzeline uyarlar. İşte onlar Allâh’ın kendilerini akla yatkın yola ilettiği kimselerdir, akl-ı selîm sahipleridir.”1

Bellek esrârının sırdaşı âşıklardır. Dile birlikte dinleyerek ayrıksı dilek yoktur. Aşkı bulabilmek için akla gerekseme vardır, fakat beyin sınırlıdır. Tutkun tıpkısı akılla, bıkılmayan olana ilerlenemez. O ahit, aşk yollarına vâsıl koyulmak amacıyla sınırlanmış olanları tezyit etmek gerekir. Aşk ile îman birleşince bellek gerekeni yapar. “Muhabbetullâh”ın nûru varsa, aklın üstelik nûru vardır; o bile ongun ile kötüyü fark ika farkıdır. Bu nûr, mânevîdir ve boydak akılla bulunur. Fakat us, nefsin sultasına girerse, o devir helâk evet. Burada bize şu duâyı açmak uygun:

“Rabbimiz; değiştirebileceğimiz şeyleri yapabilmek üzere bize cesaret, değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul etmek üzere sabır ile durgunluk ve bu ikisini ayırt edebilmemiz için bizlere düşünce ve firâset kader vücut.” Âmîn.

HZ. MEVLANA’NIN TEVAZUSU

Mevlânâ Hazretleri eşsiz bire bir tevâzû ile; “Hayatım yanlışlarla yoğun yerine geçti, gitti. Galiba tıpkı olgunluğa erişemedim.” derken hoşur bizim günah ve kusurlarla bezekli hayatımıza dikkat çeker. Gene, “Günler; gamlarla, ihmallerle gitse, ahit tükenip dirlik hebâ olsa üstelik ayrımsız uyanma olduysa, böylecene irtibat denizine, amor havuzuna girdinse anca sabık günlere da helâl olsun.” der.

“Daha Çok mâzîdeki hâtıralarıma hangi gam duyayım, onlar için neden tasaya düşeyim? Fânî olan geçip gidecektir. Önü ve sonu olmayan ölümsüz, sen lakırtı; kal ve benimle ol, bana O kâfi.” derken; bu arada “antlaşma” üzere mücerret aynı terim zarfında mâzîyi hâtıra, geleceği iş namına görür. O an ortamında yaşadığımız zamanı ise mâzîdeki keyfiyetleri geleceğe aktaran hâliyle değerlendirir.

“Devir kime refik oldu ki, bana bacanak olacak?” diye ehil olduğumuz seçkin şeyi bırakıp gideceğimiz tıpkı dünyaya doğru yol alırken bizden tek ayrılmayacak dosta meni valör.

Bâkî kalacak O bir tane bacanak amacıyla:

“Sen söz lan Bacanak! O bana yeter!” der. Ve: “Beni ayrılma etme!” niyazıyla Bâkî olana seslenir.

Susuz insanlar, çokça su içerek suya kanarlar. Ancak balık kadar bilcümle suyun içinde olup de tıpkı tip suya kanamayanlar vardır. Kuşkusuz kim balık sudan çıkınca ölürse, insanlar beyninde da ilâhî fino ummânına girenler, aynen balık kabil oradan çıkmak istemezler. Yani elbette balığın yaşaması amacıyla mübarek su lâzımdır; aha motamot bunun kabilinden “Muhabbetullâh”a erişebilmek amacıyla da ilâhî fazla ummânında sürmek gerekir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- günde yetmiş kez istiğfar ederdi.2 Seçkin defasında bire bir etap kateder ve gelişigüzel yükselişinde aşağıdaki derecelere göre; “Söylemek ben buralardaydım.” diyerek hayıflanır, yükseldikçe dahi namına açılan bıkılmayan peçe kapılarında nice ilâhî tecellîlere mazhar olurdu.

TASAVVUFTA EN ÜST ETAP

Tasavvufta en son etap, Cenabıhak -azze ve celle-’ye ulaşmaktır. Bu dereceye zühd, takvâ ve muhabbet ile erişilebilir. Cansız yapılan şeylerin kişiye zorlu faydası olanaksız, ancak aşkla yapılan şeyler kıymetlidir. Amor ile dağlar yerinden oynar. Aşkı kalbimize duâ kabil ekmeliyiz. Tabi, böylesi aşka vurmak amacıyla, çokça mütenevvi merhalelerden boşamak gerekir. Varlığın mayası aşktır. Aşk sevimli üzere tıpkısı lûtuftur. Fânî olan şeylere mahsus bağıntı, amor-ı mecâzîdir. Esasta herhangi bir şey fânî, tek aşk bâkîdir. Dünyaya rağbet veren, mâneviyattan nasiplenemez., Kâinâtın Sâhibi’ne duyulan aşk-ı hakikî, genişlik balaban lezzettir.

Kötülükten, pislikten, günahlardan temizlenmeyen; aşkı bulamaz. Aşk amacında ilerleyemeyenler, benlik sahibi olanlardır. “Ego” dersen, aşkı yakalayamazsın. Kötülükten, hırstan, kibirden kalbi kısaltmak isteyen, aşkı bulabilir. Gelişigüzel varlığın özü aşktır. Aşk, dilek sayfasına yazılanlardır. Mevlâna Hazretleri der ki:

“Hayatta biricik ölümsüz olan özdek, aşktır. Amor, kāl işi değil, gidiş işidir. Çeşit gelişigüzel şeyi yazdı, çizdi, amma aşka gelince çark etti, kaldı. Herkesin aşkı, derece verdiği şeye bakarak ölçülür.”

AŞK NEDİR?

Hazret-i Mevlânâ’evet sorarlar:

“-Aşk nedir?” diyerek… O üstelik cevaben:

“-Ego ol üstelik gör!” der.

“Allah’fecir başka bir temâşâsı kâin aşk, amor imkânsız; o saçma sapan tıpkı aşk tamam. Tanrı -celle celâlühû- amacıyla ağlayan ayn, ne mübarektir! O’nun aşkıyla yanıp kavrulan canevi, hangi mukaddestir! Bizim Peygamberimiz’mağara yolu, amor yoludur. Biz fazla çocuklarıyız. Aşksız olma kim, geberik olmayasın. Aşkta öl ki, hareketli kalasın. Başımı koyduğum herhangi bir yerde secde ettiğim bilcümle O’dur. Tek mâbud ancak Allah -celle celâlühû-’dur. Deste, gül, semâ, canan… Bütünü bahâne, erek dâima O -azze ve celle-’dir. Amor geldi, damarımda, derimde dem kesildi. Beni kendimden aldı, Canan’yle kapladı. Benden mütezayit yalnız bire bir kişi, ondan ötesi bütün O…”

Âh mine’l-aşk!

Dipnotlar:

1 ez-Zümer, 17-18; antrparantez bkz. ahali-Bakara, 269; Âl-i İmrân, 7; asker-Ra‘d, 19; ez-Zümer, 9. 2 Buhârî, Deavât, 3; Tirmizî, Yorum, 47.

Kaynaklar: 1) Âbidin Gösterişli, Mesnevî Şerhi, (Sadeleştiren: Mehmet Said Karaçorlu), İstanbul, 2007, İz Yayıncılık) 2) Mesnevî-i Mânevî Şerhi-İlk 1001 Beyit, Hüseyin Top, (Konya, 2008, Tablet Yayınları).

Mahiyet: Nurten Selma Çevikoğlu, Çiy Dergisi, Nüsha: 190

Yoruma kapalı.