Genel Blog

Camdaki Kız yazarı Gülseren Budayıcıoğlu klinik ücreti seans fiyatı merak ediliyor! Camdaki Kız Gülseren Budayıcıoğlu kimdir, evli mi?

55

Camdaki Kız yazarı Gülseren Budayıcıoğlu klinik ücreti seans fiyatı merak ediliyor! Camdaki Kız Gülseren Budayıcıoğlu kimdir, evli mi?

Gülseren Budayıcıoğlu ilk kitabının adıyla açtığı klinik ile hem yazın hayatına ayrıca de doktorluk hayatına devam etmektedir. Gülseren Budayıcıoğlu kitaplarının dizilere uyarlanmasıyla popülaritesi daha da arttı. Masumlar Apartmanı, Camdaki Kız, Kırmızı Oda gibi diziler Gülseren Budayıcıoğlu’nun kitaplarından uyarlamadır. İşte Gülseren Budayıcıoğlu hakkında bilgiler…

Gülseren Budayıcıoğlu hayatı! Kanser mi ? Eşi kim?

Dr. Gülseren BUDAYICIOĞLU kendisini şu cümlelerle anlatıyor: 

Ben, üç çocuklu bir ailenin birincil çocuğu olarak Ankara’da dünyaya geldim. Babam yakışıklı, iyi kalpli, otoriter, giyimine, kuşamına fazla düşkün biriydi. Kışın ortasında, her yerin çamur deryasına döndüğü günlerde bile ayakkabıları pırıl pırıl durur, sabahları siyah paltosunu ve yine siyah fötr şapkasını giyer, hepimizi teker teker öper, böylece çıkardı evden. Annem onu mutlaka kapıda uğurlar, “Allah işini rast getirsin” demeden babamı evden çıkarmazdı. Biz o zaman Ankara’nın Cebeci semtinde, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin bütün aleyhinde otururduk. Neden bilmem, mahallenin tüm çocukları korkardı babamdan, ama o görünüşünün ardında son derece yumuşak bir kalbi vardı babamın.

Annemse tüm Türk anneleri gibi fedakâr bir kadındı. Onun her şeyi kocası ve çocuklarıydı. Babama defalarca fazla saygı gösterir, o geleceği zaman hepimizi hizaya çeker, “babanız bitkin kazanç, yaramazlık yerine getirmek değil, kendinize çeki-uyum verin, sofrayı hazırlamamda bana yardım edin” derdi. Kendisi de giyinir, hafif makyajını yapar ve sofrayı da hazırladıktan daha sonra camın önüne daima birlikte oturur, babamın eve gelmesini beklerdik. Ara Sıra geç gelirdi babam, o süre camın önündeki bekleyişler uzar, hiçbirimiz o gelmeden sofraya oturmaz, bazen de bu yüzden aç yatardık.

Annem, doğrusu babamdan çok daha otoriter bir kadındı. O yüzden babamdan çekinsek de esas annemden korkardık. Vaktinde yatıp, vaktinde kalkmamızı ister, derslerimize çok tartma verir, bizi tekrar tekrar en iyi şekilde giydirmeye özen gösterir, bayramlarda elbiselerimizi evdeki Singer dikiş makinesiyle kendi diker, her bayram alınan siyah rugan, üstten bağlamalı ayakkabılarımızı pak giymemizi isterdi. Evin birincil çocuğu olarak, özellikle benden beklentileri fazla yüksekti. Okula, öğretmenlerimle görüşmeye çoğu vakit babamla birlikte gider, öğretmenlerin beni nasıl övdüğünü duyunca da eve gelirken, ödül olarak mutlaka pasta veya dondurma alırdı. Benim okuyup doktor olmamı isterdi. Sülalede zaten hekim çoktu fakat ben de mutlaka doktor olmalıydım.

 5f984f89c8c37315ac6fa186

Yaratıcı kadındı annem. Pek her şeyi çarşıdan almaz, tarhana, salça, turşu, erişte, reçel gibi şeyleri mutlaka evde kendi yapardı. Kapısı herkese açıktı. O yüzden bizim ev hiç misafirsiz kalmaz, gelen dışarı giden fazla olurdu. Herbirine elinden geldiğince ikramda bulunur, bizim de misafirlere benzer özeni göstermemizi isterdi. Bizi çocuk olarak değil, yetişkin insanlar gibi görür, bilhassa başkalarının yanına çocukça şeyler yapmamıza katiyen izin vermez, çoğu kez dışarı çıkmamızı istemezdi.

Biz üç kardeş her zaman birlik olur, onu kızdırmamaya çalışırdık. Fakat kızsa da öfkesi çabuk geçer, yüzü tez gülerdi. Ramazan’da oruç tutulur, geceleri sahura kalkılırdı. Annem her gece yatmadan mayalı hamur yoğurur, gece kalkar onu pişirirdi. Bizler oruç tutmasak bile kızarmış mayalı hamurun kokusunu duyar duymaz fırlardık yataklarımızdan. Dere demlenir, peynir, zeytin, yumurta, reçel çıkar, yine hep birlikte otururduk masanın başına. Bazen gece yarısı komşular da gelirdi bu sofraya. En fazla da bir daha alçak katta oturan sevgili arkadaşım Taylan Süer katılırdı bize. Derhal de eskisi gibi benzer apartmanda oturuyoruz Taylan’la. Tekrar bir daha aşağı katta…

Masaya her zaman birlikte oturmak bizim evin en manâlı kurallarından biriydi. Babamın yeri zaten belliydi, başköşe hep onundu. O yemeğe başlamadan biz başlayamazdık. tekrar tekrar çeşit çeşit yemek yemek olurdu sofrada. Zeytinyağlısı, etlisi, tatlısı, hiç yetersiz olmazdı. Ocağın başında yemekle birlikte annem de pişer fakat yaptığı da afiyetle yenirdi.

 5f984f99c8c37315ac6fa188

Ortaokul ve liseyi TED Ankara Koleji’nde okudum. İyi bir öğrenciydim. Derste hocaları çok iyi dinlediğimden, eksik çalışır ama iyi notlar alırdım. Bilhassa edebiyat derslerinde çok başarılıydım. Yazdığım kompozisyonlara hocalar yıldızlı on verir, derslerde bunları tüm sınıfa yüksek sesle okumamı isterlerdi. Tüm bürokratların çocukları bu okulun öğrencisi olduğundan, okul çıkışlarında okulun önü siyah arabadan geçilmez, şoförler kapıda çocukları beklerdi. Hocalar her birimize bambaşka itina gösterir, sınıflar zaten en fazla yirmi beş, otuz kişi olduğundan hepimizi yakından tanırlardı.

O zaman kız ve erkek koleji ayrıydı. Ben lise ikinci sınıfa geçtiğim sene birleşti. Hepimiz çok heyecanlanmıştık. Yıllardır müşterek binalarda, ayrı ayrı okuyan bu iki grup bir anda birleşiverecekti. O gün, annem beni okula bizzat kendisi getirmiş, sınıfa değin gelip nerede, kiminle oturacağıma bile o karar vermiş, hatta gözüne kestirdiği bir delikanlıya da, bana göz kulak olması için tembih etmişti. O delikanlı, hala yakın arkadaşım olan sevgili Niyazi Akdaş’tı.

Okuldan gelince önce kendi derslerimi yapardım fakat bununla bitmezdi işim. Annem kardeşlerimin derslerine de yardımcı olmamı ister, Yükselen ve Mustafa da buna hiç itiraz etmezlerdi. Yükselen’e Coğrafya, Mustafa’ya İngilizce çalıştırmaktan helak olmuştum.

 5f984fb3c8c37315ac6fa18c

Üniversiteye antre sınavlarından fazla yüksek puan almıştım. İstediğim her yere girebilecektim. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne ön tescil yaptırdım lakin annemin de yönlendirmesiyle sonunda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde karar kıldım. Kolej gibi bir yerden daha sonra oraya harmoni karşılamak zor oldu. Zaten bu yüzden derslik arkadaşlarımın hemen hemen tamamı Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne girmişlerdi. O süre kolejliler orayı seçim ederdi. İlk yıl, ben de onlar gibi yapmadığım için çok pişman oldum. Burası ne garip bir yerdi böyle! Hiçbiri kolejdeki arkadaşlarıma benzemiyordu. Giyimleri, kuşamları, dinledikleri müzikler, alışkanlıkları fazla farklıydı. Okula gidiyordum gitmesine ama yeni bir arayış içindeydim. Sonunda aradığımı buldum ve o sene TRT’nin açtığı spikerlik sınavlarına girdim. Yapıp yapamayacağımı bilmiyordum lakin deneyecektim.

Okuldan çıktım ve Opera’nın karşısındaki Radyoevi’ne gittim. Heyecanlıydım. Nasıl bir sınav yapacaklardı acaba? Fazla gelen vardı ve tümü de benim gibi gençti. Sıra bana gelince ufak bir stüdyoya aldılar beni. Önüme bir haber metni koydular ve “oku” dediler. Bizim evde haberler hiç kaçırılmaz, mutlaka dinlenirdi. Spiker sesinin tonunu ayarlar, “Burası Türkiye Radyoları, acilen haberler” diyerek başlardı okumaya. O tarz, o sunuş tanıdık olmayan değildi bana. Ben de tıpkı onlar gibi başladım okumaya. Stüdyodan çıkınca “sen şöyle geç” dediler. Geniş bir salonda bir vakit bekledim. Ilgiyle etrafıma bakıyordum. Zaten her şeye pozitif meraklı bir tiptim. Yerler, olağandışı, muşambaya aynı bir şeyle kaplanmıştı. Yürürken hiç ses çıkmıyordu. Ahşaptan yapılmış kalın kapıların üstünde lambalar vardı. Lambaların rengi arada bir yeşil, nadiren de kırmızıya dönüyordu. Lambalar kırmızıya dönünce oradan gelip geçenler hemen konuşmayı kesiyor, zaten hiç ses çıkarmayan bu muşambaların üzerinde yine de ayaklarının ucuna basarak yürüyorlardı. Sevdiğim sanatçılar geçse de görsem diyordum ama hiç böylece birine rastlayamamıştım.

Sonunda ortadaki büyük kapı açıldı ve benim içeri girmemi istediler. Elim ayağım titreyerek girdim içeri. Bir sürü insan yığılmış, bana bakıyordu. Yaşım çok küçüktü henüz. Güya ne diye gelmiştim buraya? Apaçık oturan beyaz gömlekli yakışıklı adam başladı sormaya; Sonra o yakışıklı adamın adının Turgut Özakman olduğunu öğrendim. Kitaplarını hayranlıkla okuyor ve hala sık sık kulaklarını çınlatıyorum.

-Kolejden misin sen?

-Evet.

-Belirli oluyor. Sesin hoş, kulağın da iyi fakat “e” ler açık. “Kendi” de bakalım.

-Kendi.

-Acilen de “kedi” de.

-Kedi.

-İyi, azıcık çalışırsan olacak. Dışarıda otururken etrafına tamamen baktın mı?

-Baktım.

-Tavanda ne vardı?

-Koca bir avize.

-Nasıldı?

-Büyüktü ama hoş değildi.

-Çağrıda Bulunmak beğenmedin! Diğer ne vardı salonda?

-Deri koltuklar, yerde acayip bir muşamba, ahşap kapılar, üzerinde arada bir yeşil, ara sıra de kırmızı yanan lambalar.

-Garip bir muşamba ha? Niçin böylece bir şey koymuşlar acaba?

-Sanırım yürürken ses çıkmasın diye.

-Kırmızı lamba ne çağırmak?

-Kırmızı yanınca ahali ayaklarının ucuna basarak yürüyor. Her halde “susun” seslenmek.

 5f984fc2c8c37315ac6fa18e

Gülüyordu Turgut Özakman. O gülüyordu fakat benim hiç gülecek halim kalmamıştı. Benimle dalga mı geçiyordu bu adam?

Derhal arkasında “spikerlik kursları” başladı. Konservatuvardan hocalar geliyor ve spiker adaylarına yoğun bir ders programı uygulanıyordu. Sonra Turgut Özakman’ın o soruları neden sorduğunu anlamıştım. “Spontan dikkat” ölçüyorlardı. Bir spikerin, özellikle canlı yayın sırasında spontan dikkatinin mükemmel olması gerekiyordu. Bir yandan Tıp Fakültesi, bir yana radyo, her zaman batmış geçiyordu günlerim. Sonunda mikrofon başına oturabilmiştim. Çok heyecanlı, çok neşeli bir işti yaptığım.

Ertesi sene TRT Televizyonu faaliyete geçti ve ben bu sefer de orada çalışmaya başladım. Televizyon Türkiye’de daha yeni kuruluyordu. Herkes genç, herkes heyecanlıydı. Kimse işini bilmiyor ama gerçi en iyisini yapmaya çalışıyordu. Sabahleyin okula gidiyor, saat beş gibi okuldan çıkıp derhal televizyona koşuyordum. Akşam Altı’da başlıyordu yayın. Artık derhal her programda ben de yer alıyor, hatta gündüz okuldan süre bulabilirsem seslendirmeler için stüdyoya giriyor veya bant kaydı yapılan programlara katılıyordum. Tüm bunlara, o vakit nasıl yetiştiğime hemen ben bile inanamıyorum. Tıp Fakültesi ağır bir okuldu. Kitapların herkes yerden kalkmıyordu. Devam mecburiyeti vardı lakin gerçi hepsiyle başa çıkabiliyordum.

 5f984fd1c8c37315ac6fa190

Okuldan çıkınca aracısız televizyona gittiğim için kitaplarım yanımda olurdu. O kıyamette, eğer ben boşsam, hemencecik kitaplarımı çıkarır, ne öğrenirsem kâr der, oturur, çalışırdım. Bundan Böyle bütün sanatçıları tanımış, çoğuyla arkadaş olmuştum. Türk Müziği’ni vaktiyle beri fazla sevdiğimden, canlı yayınlarda keza sunuculuk yapar, keza de onları zevkle dinlerdim. Türk Müziği eserlerinin o ağdalı cümlelerini dürüst okuyabilmek için eski üstatların yardımını ister, öğrenmekten büyük haz alırdım.

canlı yayın herkesi korkuturdu. Bütün yayınlama esnasında arızalar olur, yayınlama kesilir, seyirciler de “beklettiğimiz için özür dileriz” yazısını gördükçe isyan ederlerdi. Onun için özellikle Muzaffer İlkar yönetiminde stüdyoya giren büyük koronun geldiği günler programı evvelden banda almaya çalışırlardı. İşte o süre, bir saatlik bir programın çekiminin beş altı saatten önce bitmeyeceğini bilir, anons aralarında stüdyonun en tenha köşesine çekilir, kitaplarımı açar, çalışırdım. arada bir, içlerinden biri yanıma gelir, “bu gürültüde sahiden okuduğunu anlıyor musun” diye sorardı. Anlıyordum çünkü alışkındım buna. Bizim evde annemle babam bir yanlamasına sohbet edip bir yandan pikapta Müzeyyen Senar çalarken Mustafa tabanca, tüfek oynar, Yükselen kendi odasında il radyosunda Batı müziği dinler, ben tüm bu seslerin arasında, sanki bundan doğal bir şey yokmuş gibi ders çalışırdım. Annem “çalışacak adam her tarafta çalışır, sen kafanı derse verirsen bizi duymazsın zaten” derdi.

Bundan Böyle TRT’nin kadrolu memuruydum. Yayın elemanı olduğum için keza yayınlama tazminatı alıyor, yani iyi para kazanıyor, lakin kazandığımı harcayacak vakit bulamıyordum. Gazeteler çoğu kez benden söz ediyor, ne süre sokağa çıksam, “A, bu televizyondaki kız” diyerek, halk müziği etrafımı alıyordu. Meşhur edinmek güzeldi fakat daima da güzel değildi. Bilhassa okulda hocaların beni tanıması hoşuma gitmiyordu çünkü derslere ahenkli gidemediğim vakit anında beni soruyorlar ve arkadaşlarım her seferinde benim yerime imza atamıyorlardı. yavaşça bitiyordu okul. TRT beni fazla benimsemiş, okulun biteceği konusu onları da yakından ilgilendirir olmuştu. Herhangi bir mektep değildi ancak bitirdiğim, koskoca doktor olacaktım. Ya TRT’yi bırakıverirsem, hemen benim yerime hemen birini nereden bulacaklardı? Beni yetiştirebilmek için fazla emek vermişler, yedi farklı kurs, yedi öbür sınavdan geçirmişlerdi. O zamanlar o kadar herkes zahmetsizce mikrofon başına geçemiyordu. Bu yüzden sık sık bana bunu soruyorlar, “telaş etme, hiç olmazsa birkaç yıl daha çalış, sonradan ayrılırsın” diyorlardı. Lakin ben kararlıydım. Spikerlik iyiydi, hoştu, heyecanlı işti ama ben bir diğer mesleğe gönül vermiştim.

 5f984fe1c8c37315ac6fa192

Okul bitince hemen ayrıldım TRT’den. Bir zaman, programları aksatmamak, bunca sene çalıştığım bir devlet kurumunu zor durumda bırakmamak için bilhassa sunuculuk yaptığım müzik programlarında atama aldım ama “iki yerde birden çalışamazsın” dediler ve bunu yaklaşık olarak bir ülke sorunu haline getirdiler. Gazetelerde bile her gün bu konuda haberler çıkmaya başlayınca küstüm. Zaten o ara Hacettepe Psikiyatri Bölümü’ne tezgâhtar olarak girmiştim. Oradaki fazla sevdiğim ve hürmet duyduğum hocam bile “ya TRT, ya doktorluk, ikisi aniden olmaz” demişti bana. Ve bu nedenle yalnızca doktor oldum. O hocam, şimdi de bana “ya doktorluk, ya yazarlık, ikisi ansızın olmaz. Fazla hoş yazıyorsun, ben senin uygun olsam artık sadece yazarım” diyor. Lakin bu sefer de senelerdir fazla severek yaptığım doktorluktan vazgeçemiyorum.

Hacettepe’de işe başladığım günlerde evlendim. Eşim Aydınlatılmış’la zaten okulda yakın arkadaştık. Fazla yakışıklı, karizmatik biriydi Açık Fikirli, lakin o zamanlar ikimizin de dünyaları ayrıydı. Kızlar onun civarda, erkekler de benim etrafımda döner dururlardı. Sonunda dünyalarımız birleşti ve bütün otuz dört yıl neşeli bir beraberliğimiz oldu. O da doktordu. Bilhassa ilk yıllar ya onun, ya benim hastanede nöbetlerimiz olur, birbirimizi öyle fazla göremezdik bile. İki çocuğumuz oldu. Çocukların büyümesinde sevgili annemin katkılarını inkâr edemem. Onun doğru diğer kadınların elinde kalmadı çocuklar. Her akşam, iş çıkışı çocukları alır, böylece giderdik eve. Ne hoş günlerdi onlar!

Yağmur benzeri dünyanın en güzel bebeğiydi. Sarı saçları, tıpatıp babasına benzeşen yeşil gözleriyle yolda ahali bizi kuytu bırakmaz, illa Yağmur’u hoşlanmak isterlerdi. O da fazla sıcakkanlı bir çocuktu. İnsanlarla tıpatıp benim gibi hemencecik ilişki kurar, kimseyi yabancılamaz, herkesle ahbap olurdu.

 5f984ff1c8c37315ac6fa196

Hasan pek o kadar değildi. Yağmur’un tersine simsiyah saçlı, kara gözlü, beyaz tenli, kirpikleri yanaklarına değen, güzel lakin insanlara öyle yaklaşmayan, yani babası gibi biriydi. Hala da öyle…

Hacettepe’de on yıla yakın kaldım. Orada da fazla hoş günlerim, fazla güzel arkadaşlıklarım oldu. Sonra hür ruhum yine macera peşine düştü ve ayrıldım oradan. Kendime bir muayenehane açtım. Yalnızca hastalarımla ilgilenmek, her gün değişik bir insanı kulak vermek hoşuma gitti. Kendimi o kadar bir kaptırdım fakat, az kalsın gece yarılarına kadar hiç sıkılmadan o minicik odada çalıştım. bir de baktım, çocuklar büyümüş, etrafımdaki her şey çok değiştirilmiş. ağır ağır frene basmaya başlamış, hızla geçip dışarı giden hayatımın birazcık olsun peşine düşmek nihayet aklıma gelmişti. Artık muayenehaneme her gün gelmiyor, kendime, aileme ve arkadaşlarıma daha artı süre ayırmaya çalışıyordum.

2000 yılında torunum Zeynep dünyaya geldi. Onu hepimiz büyük bir heyecanla karşıladık. Benzer yıl yazmaya başladım. Duyduklarımı, öğrendiklerimi mutlaka insanlarla paylaşmam, önümde açılan giz perdelerini onlara da göstermem gerektiğini düşünüyordum. Hayatın bir iç yüzü diğer taraftan görünen yüzü vardı. Bana anlatılan “soyut yüzünü” başkaları da bilse, belki kendi hayatlarında eksik da olsa değişiklik yapar, dünyaya ayrı bir pencereden bakar, eğriyle doğrunun daima kendi düşündükleri gibi olmadığını anlarlardı. Zaten edebiyata fazla meraklıydım, o yüzden yazmak hoşuma gitti. Sözde gündüz, akşama kadar doluyor, bilgisayarın başına geçip yazarken de boşalıyor, rahatlıyordum.

İlk kitabım, “Madalyonun İçi” 2004 yılında, Remzi Kitap Evi kadar basıldı. Özellikle psikiyatriye, insan ruhuna, iç dünyalara meraklı ahali fazla alaka gösterdiler kitaba. Ertesi yıl, yani 2005’te Madalyon Psikiyatri Merkezi’ni kurdum. Artık yalnız değildim. Beş kişilik ufak bir kadroyla kurulan merkezde çalışan sayısı şu aralar yüze yaklaşıyor. Yılda yüz binlerce kişi bu merkeze başvuruyor ve bizler de herbirine elimizden geldiğince tezgâhtar olmaya çalışıyoruz. Merkezin kurulması hayatıma yeni bir boyut kazandırdı. Eskiden yalnız başıma onlarca kişiye hizmet etmeye çalışıyordum. Bu sayının çığ gibi büyümesi beni adeta havalara uçurdu. Psikiyatrinin, bilhassa günümüzde ne kadar kayda değer olduğunu biliyor, burada birçok vakit insanların kaderinin değiştiğine gönülden inanıyordum. Hele bizim gibi tez değişen ve gelişen bir ülkede buna çok gereklilik vardı. Artık yeni bir hedefim daha olmuştu; daha fazla insanın takviye almasını sağlamak…

Dahası Psikiyatri özel bir bilim dalıydı. Öteki tıp dallarından farklıydı. Hastane köşelerinde böyle bir yardımı, doktor çok istese de vermesi zordu. Mahremiyet, dikkat, vakit ve çok itina istiyordu bu iş. Klinikte bazen terör estiriyordum, çünkü en küçük bir hata yapılmasını istemiyor, kliniğe gelen herkesin aradığını bulması, istediğini alabilmesi için olmadık şeylere takılıyor, işi biten çıksa bile ben, yine gece yarılarına değin klinikte kalıyordum. Yarı dünya başıma yıkıldı zannettim. Acılar da, güzellikler de tekrar tekrar gelirmiş. Bizde de o kadar oldu. O birkaç sene hayatımın en karanlık günlerini yaşadım ve 2007 de eşimi kaybettim. O sıralar, yeniden hiç gülemeyeceğimi sanıyordum. Fakat yaşam devam ediyordu, zaten aynı yıl minik Açık Fikirli’ın dünyaya gelmesiyle biraz olsun gülümsemeye başladık. 2008’de ikinci kitabım “Günahın Üç Rengi” yeniden Remzi Kitabevi göre yayımlandı.

Yazma işi giderek hayatımda daha kayda değer bir yer tutmaya başlamıştı. Açık Fikirli’ın bu dünyayı terk edişiyle birlikte geceler fakat yazarak geçiyordu zaten. 2011’de “Hayata Dön” adlı üçüncü kitabım da tekrar aynı yayınevinden çıktı.

Kliniği kurarken amacım, bir lahza önce benzer hizmetin ülkenin her köşesine yayılmasını sağlamaktı zaten ama bürokratik engeller buna müsade vermiyordu. Büyük mücadelelerin sonunda 2013 yılı Şubat ayında İstanbul, Levent şubemiz açıldı. Darısı diğer illere dedim içimden.

 5f985007c8c37315ac6fa198

Belli bir yaştan sonradan insanın hayata bakışı da, hayalleri de fazla değişiyor. Bilhassa benimki gibi bir işiniz var ve her gün yeni ahali, yeni hayatlar, yepyeni gösterme açıları görüyor ve dinliyor, pek fazla acıya ortak oluyorsanız, gelişmemek, değişmemek olası yok. Şimdi artık benim mutlu olabilmem için, başkalarını mutlu edebildiğimi görmem gerekiyor.

Şu aralar yazmaya bundan böyle daha çok vakit ayırıyorum. Evde yalnızım lakin klinik çok topluluk. Zaten ben de akşama dek klinikteyim. Eve kâğıda dökmek, sonra da yatmak için geliyorum. Hayatım her zaman çalışarak geçti. Hala fazla severek çalışıyorum. İnsan denen, dünyanın bu en muhteşem varlığına yapılacak en küçük katkı maddesi bile kutsal bir tahsis, tanrısal bir iştir diyenlerdenim.

Yeni bir kitap üstünde çalışıyorum. Kitap kâğıda dökmek benim için çok şen ama kolay değil. Bir kitabı, asgari on öbür biçimde yazdıktan sonradan ama beğeniyor ve yayınevine gönderiyorum. Gittiğim yerlerde benim kitaplarımı aydın birileriyle yüz yüze gelmek beni her zaman çok heyecanlandırıyor ve gururlandırıyor. Okuyuculardan aldığım sevgi ve takviye doğru umarım daha artı yazacağım.

En hürmet ve sevgilerimle…

Dr. Gülseren BUDAYICIOĞLU

.

Bir önceki yazımız olan Camdaki Kız hangi kitaptan uyarlama, gerçek hayat hikayesi mi? Camdaki Kız konusu ve kitap özeti nedir? başlıklı makalemizde camdaki kız hangi gerçek hikayeye dayalı, camdaki kız hangi gün ve camdaki kız hangi gün hangi kanalda hakkında bilgiler verilmektedir.

Yoruma kapalı.