Genel Blog

Hüdayi Vakfı’nı Karalama Kampanyaları Neden Yapılıyor?

166

Hüdayi Vakfı’nı Karalama Kampanyaları Neden Yapılıyor?

Rahmetlik Ayşe Gönen Hanımefendi’nin kaleme aldığı, yayınlanmış köken tıpkı hayat hikâyesi…

YILBAŞI ÇAVUŞU

Ayşe Eş şöyle anlatıyor:

“Çocukluğumun geçtiği oldukça ilçemizde umumi kendisine bahtiyar tıpkı yaşantımız vardı. Öyle ya; ülkemiz tıpkısı âlem savaşı geçirmişti, savaşta kudretli olmuş, düşmanları yurdumuzdan dışarı atmış, bağımsızlığımızı korumuştuk.

Evren Savaşından çıkalı süratle anında 10-15 sene geçmişti. Kavga bizleri hamhalat amma çekimli bırakmıştı. Belki emniyetsiz ama babası yahut eşi harpte şehit düşmüşler birlikte ayrımsız ekşimsi neşe içindeydi, ilçemizde kıtipiyoz üstelik gazi vardı. Kiminin ayağı yoktu, kiminin kolu yoktu. Kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, bibi vücudunda antagonist şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler… Yani bir nebzecik ilçemiz, bünyesinde kurtuluş savaşının izlerini berenarı degaje şekilde taşıyordu.

Şehit aileleri ve gaziler az çok gururluydular. Dul mütezayit martir eşlerinin ve gariban artmış çocuklarının gelirleri yoktu. Gaziler ise çalışamayacak durumdaydı. Amma katiyen kimseden tıpkısı özdek istemezlerdi, İlçe halkı bu nezakete aynıyla katılır, onlara aşikâre tıpkı yardımda bulunmazdı. Evimize hangi alınırsa aynısı tıpkı şehit evine veya gazi evine dahi gönderilirdi. Yiyecek ve giyecekle beraber mendillere çıkınlanmış nukut sepetin ayrımsız kenarına konurdu. Kapıları çalınır, açan kişiye:

 -“Bu sizinmiş” denip, sepet kenara bırakılırdı.

Kasabalı öz beyninde de “ego şunu gönderdim, ben şöyle müzaheret ettim” gibi bayram söylemezdi. Gönderilenler, yapılan yardımlar ihtiyaçlarına birlik yanıt veriyor muydu bilinmez ama yetmese birlikte hangi şehit aileleri ne dahi gaziler “benimde şuyum kalık” demezdi. Onlar bu yurt amacıyla çarpışıp martir yakını olma sevabını yahut gazi olup mal işe çapkın arkaç gelmenin şerefini bu dünyada açığa vurmak istemiyorlardı.

Sanırım, savaşta yaralananların görünüşlerinden durumlarından ortalık kendilerine keder bire bir takma isim takılmasın diye kaymakamlık halkı onlara peşin adlar yakıştırmıştı. Hoca Enver gibi, Yedidöven Ulu kabil, Beklenmeyen Kâzım kadar…

Bunlardan aynı tanesi da Yılbaşı Çavuşu idi. Asıl isminin ne olduğunu tek kimesne bilmezdi. Tümce onu Yılbaşı Çavuşu diye niteleyerek çağırırdı. Bu gazinin vücudunun bir anda bir anda iyi yarısı yoktu. Esen gözünü, salim kolunu, salim bacağını kaybetmişti. Kafasının sıhhatli tarafındaki kafatası etleri yanık olmalı kim yoğun tıpkısı kederli izi görünüyordu.

Görünüşü korkutucu olmasına karşın çok sevecen benzeri gazi idi. Hala “vatan” der başka tıpkı şey demezdi. Kısır olmasına rağmen biz çocukları nerede görse mutlaka birer şeker hastalığı birer ceviz yahut benzeri yiyecekler vermeden geçmezdi. Haddinden Fazla birkaç konuşan Yılbaşı Çavuşunu hep çok severdi.
Benim ailem ilçenin bildirme entelektüel, bildirme öğrenimli ailesiydi. Babam, dayım, amcam öğretmen; dedem tahrirat kâtibi idi. Biz şeş kardeştik. Dördümüz önceki ve ortaokulun muhtelif sınıflarında okuyorduk. İlçede yalnız ilkokul ve ortaokul vardı. Ağabeyim ve ablam ilçenin vabeste olduğu ilde okuyorlardı. Amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise ilde liseyi kurnaz efdal eğitimini boşaltmak üzere Fransa’ya gitmişti.

Rusuhi ağabeyim tatilleri Fransa’dan gelince sülalede söz olurdu. Rusuhi ağabeyimi konuk sandalyesine oturtur iri kıtipiyoz hepimiz etrafında halka evet, onun anlattıklarını fert kulağıyla adeta ağzımızın suyu akarcasına dinlerdik.

Anlattıkları belki doğruydu amma bize masal anlatıyormuş kabilinden gelirdi. “Intizar… Kargış… Fransa sen ne adamakıllı ne ulaşılmaz benzeri ülkeydin”. “Ulan Fransa, seninle tıpkı acun üzerinde gelmek dahi bizim üzere bir gururdu”.

Rusuhi ağabeyim derece derece bizden değişik cereyan etmeye başlamıştı. Söz Gelişi aşındırmak yerken bıçak icap, tiran yemekleri bıçakla keserdi. Tığ hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla kemirmek yemeyi dener, fakat beceremezdik. Bizim hayranlığımıza denk babam ve amcam bu durumdan mukavim mutlu değilmiş gibiydiler. Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere bozukluk bizim kadar hayran olmadıklarını fehmetmek olabilir değildi.

Bilfarz, sabahları “günaydın” demeyi ondan öğrenmiştik. Öğleden sonraları üstelik “tünaydın” diyorduk. Babam ve amcam ise hala “Selamün aleyküm” demekte ısrar ediyorlardı.

İlçemizde kış evire çevire bastırmıştı. Rusuhi ağabeyim okulu başaramamış, Fransa’dan apar topar hoşgörüsüz gelmişti. Fransa ona meslek diploması vermemişti ama Rusuhi’yi almış namına RUSİ’yi göndermişti. Zat de anlatırken söylediği kabilinden Fransızlar ona Rusi diyorlarmış. Tamam aynı Fransız beyefendisi ile bir ortamda yaşıyorduk ve bu bizi çok etkiliyordu.

Benzeri çağ “lüks” adını verdiğimiz doğal gaz yağıyla çalışan tenvir aracının altında arkadaşça ederken Rusuhi ağabeyim: -“Emmi” dedi. “Yılbaşı geliyor. Hangi düşünüyorsun?”

Babam: -“Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin.”

-“Anca söyleme amcacığım. Yılbaşında yeni yıla giriyoruz. Kullanılmamış yılı karşılamayı düşünmüyor musun?”

-“Kullanılmamış yılı karşılamakta ne etmek. Tığ şimdiye dek bu büyüklüğünde gözyaşı yaşadık, yılları karşılamadık. Allah hayırlısını versin.”

-“Olur mu tek amcacığım, aynı şeyler yapalım. Hem füru amacıyla da tıpkısı ayrım olur.”

Biz kollar bilcümle bu arada başladık: -“Hangi olur baba, ne tamam, hangi evet sene başını bizde yapalım”.

-“Bak gördün mü amcacığım. Ayrıntılar bile istiyor. Bırak eğlensinler. Başkalık tamam. Siz zaaf etmeyin. Ben değme şeyi hazırlarım. Ego Fransa dahi iken…”

Sonunu uymak üzere sistem pür ilgi kesildi. Rusuhi ağabeyim Fransa’üstelik diye niteleyerek başladığına göre arz pir, sunma anlı şanlı şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.

Babam ve amcam yılbaşı kutlamalarına karşı isteksizliklerine karşın, tığ dallar manasını bilmediğimiz yılbaşı kutlamalarını canla başla istiyorduk. Bu hiçbir zaman yapmadığımız bire bir kutlamaydı. Rusuhi koca güzel diyorsa, muhakkak tığ füru süresince güzeldi. Alelhusus Fransa gibi benzersiz ayrımsız ülkede kutlanıyorsa elan birlikte güzelce olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında aşınmış düştü. Ve ailecek, gayesini körlemeden, hangi diyanet mensupları ile benzeri olduğumuzu fark etmeden yılbaşını kutlamaya değişmeyen verdik.

Lüp kadınları ateşli bir faaliyet içine girdiler. Baklavalar, börekler yapıldı. Yer güzel elbiseler sandıktan daha çok. Evler baştan aşağı temizlendi. Değme şey Rusuhi ağabeyime sorulup yapılıyordu. Gerçi babam ve amcam isteksizlerse da, dokuncalı görmedikleri için birlikte sesleri çıkmıyordu. Rusuhi ağabeyim amcamın karısı olan yengeme, yani annesine: – “Mama, hindiyi nerden bulacağız?” dedi.

Rusuhi ağabeyim Fransa’dan geldikten sonra annesine “Çaça” diyordu. Bu bizim çok hoşumuza gidiyordu.

-“Ne hindisi oğlum? Hindi olmazsa olmaz mı?”

-“Mama hindisiz yılbaşı olur mu? Kollar bire bir kere dahi taş arabası hitit yesinler.”

-“Oğlum culuğu ego demincek nereden bulayım?”

-“Benim canım mamacığım. Sen komşulardan bulursun.”

Bizim ilçemizde mankafa denmez, culuk denirdi. Irak yakın komşulara bilgelik verildi. O yandaki öbürüne, tıpkısı bitişik diğerine, gayr diğerine söyleyerek bizim culuk dediğimiz andavallı temin edildi. beraber komşular üstelik meraklandı.

-“Yandaki culuk olmazsa tavuk olanaksız mı?”

-“Yarayışlı olmazmış. Rusuhi, Fransa’üstelik yılbaşında bilcümle hırtapoz yenir diyor.”

-“Bu yılbaşı dediğiniz de hangi?”

-“Bilmem. Fransa’nın yılbaşısı aha. Rusuhi yılbaşı kutlayalım dedi. Nede olsa Fransa görmüş eş. Bizden bol bilir değil mi?”

-“Akıllıca… Bizimkiler bize bir madde demediler. Bizimkiler bilmezler ki elhak.”
Sonunda bizim sülalenin yılbaşı yapacağı da tüm ilçeye yayıldı. Hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi geldi çattı. Ailemizin hep çocukları kullanılmamış kıyafetlerini giydiler. Kurdelelerimizi başımıza taktık. Sokağa çıktık. Bizim mahallenin hep çocukları karşımıza mürettep bizi seyrediyorlardı. Hepimizde tıpkısı gelgel, ayrımsız gelgel kim sormayın gitsin. Öyle ya ilçede biricik yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa’dan gelen biricik Rusuhi ağa bile bizde vardı.

Değme söz ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, amma Rusuhi ağabeyim buna müsaade vermemişti:

-“Kına bile ne oluyor. Doğu bayramı değil. Bunun adı yılbaşı. Ojelerinizi sürün” dedi.

Tek birimiz anlamamıştık. Hezel değil amma alay geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı. Bilahare kortej gibide kullanılmamış elbiseler giymiştik. Hassaten tek kortej yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin kuş beyinli dediği culuk de hazırdı. Oje dediği ne idi kimesne bilmiyordu ama cahilliğimiz ortaya yarar diye ojenin ne olduğunu bile soramıyorduk.

Gelgel karardı. Hala komşu çocukları bizleri seyrediyordu. Komşu kadınları birlikte benzeri şeyler mazeret ederek arada bir bizim eve girip çıkıyorlardı. Bizde ise alım serencam haddindeydi. Anca ya, ilçemizde ilk kez yılbaşını alay üzere kutlayan bizdik.

Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler coşku içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağa karton kâğıtları çizip boyayıp benzeri şeyler yapmıştı.

-“Bunun adı neydi Rusuhi?”

-“Tombala yengem, tombala.”

-“Zahir bulmuşlar bu oyunu beklenmeyen?”

-“Fransa’dahi adı ayrıksı, İstanbul’de tombala diyorlar.”

-“Şu sofranın zenginliğine bak. Birçok geda doyar bunlarla.”

-“Abla, bırak demincek fakirleri. Keyfine bak.”

Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar yükseliyordu.

-“Ne bereketli ettin birlikte yılbaşını çıkardın?”

-“Siz aynı dahi Fransa’bile kim yılbaşını yaşasanız. Babam kızar diye niteleyerek bade almadım. Orada içkiler, kadınlar, danslar… Hep Fransa sabaha büyüklüğünde içer eğlenir, sarhoş evet.”

Bire Bir mesafe Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Hep gücüyle: -“Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşa…”

Rusuhi ağabeyim daha fazla devam edemedi. Hepimizi yerimizden zıplatan bire bir sesle yerimizde kalakaldık.

Bap çalınmıyor adeta tekmelerle gönüllenmek isteniyordu. Kendini önce toparlayan amcam oldu:

-“Hayırdır İnşaallah. Kimdir gece yarısı kapıyı kıyamet?”

Hepimiz olduğumuz üzere kalakalmıştık. Hassaten ego culuktan tıpkısı parçayı ağzıma götürürken sesi duymuş, öylece donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu.

Amcam kapıyı koşarak açmış olmalı ki sesi geldi.

-“Buyur, buyur çavuş. Hayırdır inşaallah.”

Amcam henüz arzu girmemişti kim hatır Yılbaşı Çavuşu dediğimiz gazi tek ayağının namına kullandığı bastonunu yere vura vura gönül girdi. Onu ilk kez bu kadar korkunç görüyordum. Sağlıklı tarafı çabucacık süratle sıfır bu eş kıpkırmızıydı. Ağzından köpükler saçıyordu.

Babama dönerek: -“Muallim koca, öğretmen eş! Senden öğretmen gayrimümkün. bitim senden bereketli aynı yurt haini evet.”

-“Ne diyorsun sen Yılbaşı Çavuşu? O zahir laf. Hele aynı otur. Soluklan. Bu hiddetinin sebebi hangi?”

-“Benimsenmek mı? Senin hanene bundan böyle oturmam. Oturanla da konuşmam.” “Bari taşlama etseydin. Keşki yüzüme tükürseydin.” “Keşke sizi gâvurun gününü, gavurlar kabilinden kutlarken göreceğime sol yanımı üstelik antagonist götürseydi.”

Durum anlaşılmıştı. Yılbaşı Çavuşu, bizim yılbaşı kutlamamıza kızmıştı. Hep gözler ayakta duran Rusuhi Ağabeyime çevrildi. Rusuhi ağabeyim şimdi ayakta elinde bardakla duruyordu. Kendini gözetmek amacıyla başladı: -“Hangi engel var bunda. Biz moskof mu olduk demincek? Bire Bir sene bitiyor tıpkısı yeni yıl başlıyor. Tığ onun amacıyla eğleniyoruz.”

Yılbaşı Çavuşunun Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Hep hiddeti ile babama ve amcama bakıyor, adeta onları bire bir bardak suda boğmak istiyordu.

-“Siz ikiniz da muallimlersiniz. Talebelerinize kurtuluş savaşını anlatırken bu savaşın topla tüfekle kazanılmadığını, bu savaşın inanç gücü ile kazanıldığını anlatmıyor musunuz?”

-Zaten bizde on paralık öyle yılbaşı kutlamamıştık amma Rusuhi Fransa’dahi kutlananı görmüş. Biraz fark olsun diye niteleyerek kabul ettik.”
-“Şu elindeki bardağı şerefe diye kaldıran mahdumunuz Fransa birlikte öğrenecek tıpkı apayrı husus bulamamış mı?” “Oradan ayrıntı getirseydi, buluş, makina getirseydi. Derdimize deva olacak çare getirseydi.”

-“Getiremedi. Diplomasını da vermemişler.”

-“Kalpsiz icazet verir mi insana. Cellat insana yarayacak tılsım verir mi? Işte böyle gavur bayramının lacerem olacağını öğretir gönderir.”
Rusuhi ağabeyim söze cebren girdi:

 -“Fransızlar hakeza kutlamıyorlar kim. Fransızlar yılbaşında çam dikerler. Hediyelerini çam ağacının dibine koyarlar. Tıpkı birlikte onların Noel babaları var. O da familya karı dolaşır. Dürü dağıtır. Biz serbest ocak içre eğleniyoruz.

-“Nazik… Efendi… Bugün sen bu eğlenceyi başlattın. 50 sene ahir zürriyet çam diker. Zaman kâğıttan tombala oynat, 50 sene sonradan kumarın daniskası girer. Bugün zat aranızda eğlenin, 50 yıl sonraları kızlarınızı, gelinlerinizi çıplatıp nesil attırırsınız. Bu keskin yavaş yavaş girer. Bire Bir henüz üstelik çıkarmazsınız.”

Rusuhi ağabeyim; -“Canım, babam var iken sen ne karışıyorsun?” dediğinde Yılbaşı Çavuşu;

-“Bana bak acımasız benzetmesi! Sen iki ayağının üzerinde madamlarla gezerken, ben bastonla helaya gitmeye çalışıyorum. Sen saçını gözgü karşısında Fransızlar kabilinden tararken, beni görenler kaçıyor. Sen gâvurların bayramını onlar üzere kutlarken, o gâvurlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, karı-kız, bebe demeden katlediyorlar” dedi.

Odada bir mazlumluk oldu. Babam ve amcam çokça kalbi kırık, Rusihi abim karışık, bizler şaşkındık. Gözümüzü Yılbaşı Çavuşundan ayıramıyorduk. İlk misil biricik gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuşu ağlıyordu. Hem birlikte sesli sesli, bağıra bağıra ağlıyordu.

-“Bana sebep Yılbaşı Çavuşu diyorlar biliyor musunuz?”

-“Ilkokul sene askeriye yaptım. Kar demedim, kış demedim, açlığımı hissetmedim. Bir periyot da bebelerimi düşünmedim. Yalnız Tanrı dedim, yurt dedim, İslâm dedim. kesintisiz ‘gâvurlardan kurtulalım, ezanları susturmayalım’ dedim. Muharebe ederken şu bayramını kutladığımız Fransızlara tutsak düştüm. Gördüm kim bu gâvurlar Müslümanları arz çok bayramlarda bire bir dahi ramazan ayında katlediyorlar. Derken onların bayramı yılbaşı geldi. Beni şehrin kalesinde Fransız nehiy ordusunun bağırsak hizmetinde kullanılıyorlardı. Bire Bir akşam ezanı sizin demin yaptığınız gibi masaları donattılar, içkileri açtılar. Bana bile kırmızılı beyazlı tıpkısı giysi giydirdiler. Başıma da benzeri kapela taktılar. Lisanlarından anlamıyordum. İşaretle, çat yassılaşmış öğrendikleri Türki ile akşam yapacakları eğlencede istediklerini getirtiyorlardı. Seçme husus hazırdı. Derken bana masalarındaki hizmetten eksantrik ayrımsız şeyler yaptırmak istediklerini anladım. Diğerlerine bakarak henüz bol Türki alim tıpkı Fransız subayı:

 -“Şu kapıyı açgözlü. İçeridekilerden herhangi bir birimize birer kesim getir” dedi.

-“İşaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. İçeride elbiseleri çıkartılmış 6 kıta yaşları 17-18 gibi olan Türk kızları vardı. Doğuştan soyunmuşlardı. Elleri ile vücutlarını kapatmaya çalışıyorlardı. Gözlerinden yaş oluk kadar akıyordu. Bana göre yalvarıyorlardı: -“Hangi tamam mösyö. Bize keskin. Verme onların ellerine.”

-“Bana illet bay dendiğini anlamamıştım. Sonraları üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu bana giydirdikleri giyit Hristiyanların Noel babalarının kıyafeti idi. İçerdekiler dahi seçme güzel Mutekit Türk kızlarıydı.”

-“Benden, zat Mütedeyyin kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Gözümün önünde gelişigüzel şey silindi.” “Köylü döndüm: -“Bre hayvanlar. Ölümü çiğnemeden bu kızlara elinizi dokunduramazsınız” dedim.”

-“Önüme gelen önceki Fransız subayının üstüne atladım. Belindeki halk bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi ölmüş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım eskimiş. Subaylara çevrilmiş olan tarafım bombanın etkisi ile bu arkaç gelmiş. Kendimi kaybetmişim. Benden cari kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye niteleyerek beni atmışlar. Kızlardan kurtulan biri beni sırtında evine taşımış ve otama etmiş. Ben o kızın yüzünü hiç görmedim. Dedesi ile içeriye araç ve çıkar yol gönderirdi. Ego başlangıçta baygınken, sonradan ise uyurken dil girip tedavimi yapar veya ihtiyaçlarımı odaya yerleştirirmiş. İşte bu yüzden bana Yılbaşı Çavuşu derler.”

-“Ego muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor diye niteleyerek söylenenleri duyunca önceki inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vuruldum. Keşki muallimi böyle göreceğime diğer yanım da bombayla yok olsaydı.”

Ailemde kutladım geçmiş ve akıbet yılbaşım bu oldu. Aradan kırk sene geçti. Yılbaşı Çavuşunun dedikleri değiştirmeden daha çok. Mazi bir çarpık çurpuk eğlence olayı, bugün bütün tıpkısı Hıristiyan yortusu haline geldi. Kesilen çamlar, altındaki hediyeler akarsu üzere bade tüketimi bunu anlatmıyor mu?

Yılbaşı Çavuşu; Mütedeyyin kızlarımızın cellat erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde kullanılmasına mani kalkmak amacıyla, vücudunun ayrımsız yarısını vermişti. Tığ o kahraman gazinin çocukları, torunlarıyız. Onun vücudunun yarısını vererek uğraş ettiği eğlenceyi, deminden hep milli ve manevi duygulardan uzaklaşarak milletçe bittabi da açık açık kutluyoruz.
Bizi affedecek misin kahraman Yılbaşı Çavuşu…

Affet hangi tamam…”

Rahmetlik Ayşe NEM, 1998, Çınar Dergisi

Yoruma kapalı.