Genel Blog

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi 25 Ocak 2021 Sohbeti

132

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi 25 Ocak 2021 Sohbeti

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi’nin devriye ahdimizi hatırlatan Fecr Suresi’nden bahsettiği Erkam Radyo ve Erkam TV birlikte yayınlanan 25 Familya 2021 günlü sohbeti…

25 Familya 2021 Sohbeti

Sohbetimizin bereket olması ilticâsıyla, üç İhlâs ayrımsız Fâtiha okuyalım:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’mağara mübârek, pâk rûh-i tayyibelerine, ehl-i beytin, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kirâm hazarâtının, tüm geçmişlerimizin ve şehidlerimizin rûh-i şerîflerine, dînimizin, vatanımızın, milletimizin, hep İslâm dünyasının selâmetine, hastalarımıza şifâ, dertlere devâ, borçlarımıza edâ Cenâb-ı Doğruluk nasîb eylemesi niyâzıyla; aynı Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs!

Fecr Sûresi. Cenâb-ı Hak;

“Canlıların uyandığı zamana andolsun.” (Bkz. ahali-Fecr, 1) buyuruyor.

Şeb ayrımsız ölüm tatbikâtı. Sabahleyin aynı tan üstelik uyanma. Sözde ba‘sü ba‘bile’l-mevt. Bu fecir üzerinde tefekkür etmemizi; “Cenâb-ı Hak zaman bize hanay defterinden, üzeri takviminden kullanılmamış tıpkısı gümüş varak açtı…”

Herhangi Bir günümüz, hamd, şükür ve zikirle Rabbimiz’e yakınlık kazanabileceğimiz tıpkısı dönem olsun inşâallah.

Rastgele günümüz, muhtacın ihtiyaçlarını kazanmak sûretiyle, ilâhî rızâya nâil olacağımız benzeri idrak günü olsun inşâallah.

Gelişigüzel günümüz, mahzun yürekleri huzura kavuşturabileceğimiz, böylecene Allah ve Rasûl’ünü hoşnud edebileceğimiz tıpkısı periyot olsun inşâallah.

Acun üzerinde bugünün sabahına uyanamayan, âhirete intikâl eden çokça kimesne var. Rabbimiz, lûtfettiği bu ömrün, cümlemize bereketini ihsân eylesin.

İmâm Gazâlî Hazretleri, oğluna şu nasihatte bulunurdu:

“Oğul! Farzet kim bugün öldün veya bu akşam öldün. Hayatında geçirdiğin dalgı anlarına ne kadar üzüleceksin. Âh, bari diyeceksin. Lâkin heyhât! Mankafa gün bundan sonra yok, bahis konusu da değildir et kafalı zaman.

Temas mü’min, sabahleyin fecirde kalktığı zaman, sabahleyin namazını kıldıktan sonra kendi kendine şu telkinlerde bulunmalıdır:

«Benim sermayem ömrümdür. Ömrüm gidince sermayem birlikte masraf ve imdi edinim imkânım kalmaz. Bu başlayan ahit, eskimemiş ayrımsız gündür. Tanrı Teâlâ zaman üstelik bana müsâade ederek ikramda bulundu. Şayet canımı almış olsaydı bugün, bittabi aynı günlüğüne de olsa dünyaya anlayışsız dönüp çok sâlih ameller işlemeyi temennî edecektim.

Şimdi farzet ki öldün ve tıpkı günlüğüne dünyaya dönmene izin verildi. bari bugün günahlara intaç’iyyen iktiran. Bunu tefekkür deri, zaman günahlara kat’iyyen yaklaşma! Zinhar ola kim bugünün ayrımsız ânını, düşünülerek boş geçirme! Zira herhangi bir dem ayar biçilmeyen ayrımsız nîmettir.”

Acaba bizler bugünkü sayfayı bittabi dolduracağız? Cenâb-ı Doğruluk “Andolsun, ahit olsun” buyuruyor. Söylemek ki tıpkı mü’min fecirde uyandığı zaman, tamamıyla şurası hatır edecek:

“Ego bu haset bittabi dolduracağım?”

Sahn, tıpkısı sefere mahsus izzetüikram edilmiştir. Tekrarı ve telafisi yoktur. Dünyevî apoletlerde, ayrımsız apolet aldığın zaman variyet boyu harcama o, bitmeme haysiyet. Fakat son kan anca değil. Yani artık o devir sınav münteha oluyor. Kabirde çalmak namevcut, âhirette gidermek-zayi etmek bulunmayan, bu dünyadaki ecirlerimizle gayrı âleme, tükenmez tıpkı âleme devam edeceğiz.

Cenâb-ı Türe yeniden “وَالْعَصْرِ” buyuruyor. “Zamana ahit olsun.” (ahali-Asr, 1) buyuruyor.

Âhiret saâdetine nâil olabilmek amacıyla en bulunmaz resülmal, ömürdür. Sabık zamanı gabi haberdar etmek tür değildir.

Cenâb-ı Türe buyurur, Münâfikûn Sûresi 10. âyette:

“Herhangi birinize ölüm gelip bile: «Rabbim! Beni gücük aynı süre kadar geciktirsen de (ölümümü) sadaka versem, sâlihlerden olsam!» demeden önce, verdiğimiz rızıklardan harcayın.”

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu âyet indiği ant:

“Sâlihler birlikte haddinden fazla pişman olacaklar, bari henüz öteye gitseydik.” diyerek. (Bkz. Tirmizî, Zühd, 59/2403)

Gene sair tıpkısı âyette, Fâtır Sûresi 37. âyette:

“Onlar orada (yani azâba dûçâr olanlar): «Rabbimiz! Bizi yarar, (evvel) yaptığımız (o seyyieler)in adına kalburüstü işler yapalım!» diyerek feryâd ederler.

(Cenâb-ı Türe üstelik cevaben:)

–Size düşünecek kadar bir mülk vermedik mi? (İkincisi:)

(Tıpkısı irşadcı, aynı) uyarıcı (bir elçi) gelmedi mi? («Niçin inanmadınız?» Diyor Cenâb-ı Doğruluk.)

Şimdi (azâbı) tadın! Zâlimlerin yardımcısı yoktur.” buyuruyor.

Zamanın boşa harcanması, sunu balaban tıpkı nedâmet sebebidir.

Efendimiz şöyle buyuruyor:

“Behişt halkı, ayrıksı benzeri şeye değil, hoppadak dünyada Allâh’ı zikretmeden geçirdikleri anlara, özlem ve nedâmet duyacaklar!” (Heysemî, X, 73-74)

Bengi ayrımsız hanay başlayacak. Sonsuz bir hanay başlayacak.

Yine Efendimiz şöyle aynı îkazda buyuruyor:

“Beş molekül gelmeden evvel ilkokul şeyi çalıntı bilin:

‒İhtiyarlığınızdan önce gençliğinizin, (alçak-güç varken)

‒Hastalanmadan geçmiş sıhhatinizin, (insan hastalandığı ant sıhhatin hangi olduğunu çokça daha bol idrâk ediyor)

‒Fakirliğinizden ilk zenginliğinizin,

‒Meşgul zamanlarınızdan evvel yersiz vakitlerinizin

‒Ölümden evvel hayatınızın!” (Başat, Müstedrek, IV, 341; Buhârî, Rikāk, 3; Tirmizî, Zühd, 25)

Giderek tıpkı kaset dolduruyoruz. Bu kaset, afet açılacak:

اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا

“Kitabını oku! Zaman sana adisyon sorucu olarak kendi nefsin kâfi.” (ahali-İsrâ, 14) buyrulacak.

O Hâlde, mü’minin on paralık gereksiz vakti olmasını Cenâb-ı Hak istemiyor:

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ ﴿7﴾ وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ ﴿8﴾

buyuruyor. “Abes kaldın mı derhâl (ayrıksı bire bir) işe koyul. Ve serbest Allâh’a yönel.” (halk-İnşirâh, 7-8) buyuruyor.

Yine:

وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ

“Onlar kim, (Allâh’ın o güzel kulları, Cennetmekân kulları, onlar kim) yersiz ve avantajsız şeylerden yüz çevirirler.” (ahali-Mü’minûn, 3)

Rasûlullah Efendimiz sık sık sorardı:

“–Bugün tıpkısı yetim başı okşadınız mı?

–Bugün benzeri haris doyurdunuz mu?

–Bugün bir rahatsız ziyaretinde bulundunuz mu?

–Zaman tıpkısı cenaze teşyiinde bulundunuz mu?” (Bkz. Müslüman, Fedâilü’s-Sahâbe, 12)

Bugün, irşâda muhtaç insanları irşâd ettik mi?

Yani para, üstünde metresi yazmayan ayrımsız bobin kabil, nerede kopacağı belli değil.

Cenâb-ı Türe, hep insanlara hanay takviminde birçok yaprak olduğunu bildirmiyor, kimesne ne büyüklüğünde yaşayacağını bilmiyor. bu haysiyetle; “Erte yaparım diyenler helâk oldu.” Erte var mısın, yok musun?

İnsanlar zelzeleden, yangından, virüsten, ahiret yolculuğu cihetiyle korkuyorlar umumi yerine. Hâlbuki her şeyde fânîlik mührü var. Onun amacıyla, mezar taşlarına baktığımız ahit, önceki bize orada sunulan plan, “Hüve’l-Bâkî” edip. Yalnız Cenâb-ı Adalet bâkî, farklı bütün yaratılanların hepsi fânî…

Efendimiz buyuruyor:

“İki nîmet vardır, insanların çoğu bu nîmetleri kullanmakta aldanmışlardır:

Biri dürüstlük, biri boş çatlak.” (Buhârî, Rikāk, 1)

İşte sıhhatin hangi olduğunu, bu virüs hastalığına dûçâr olanlarda görüyoruz. Ne büyüklüğünde korunmaya himmet ediyoruz… Ve boş ayakyolu da, ona de afet gününde, mezarda pişmanlık olacak. Batkı ettiğimiz zenginlik sermayesi…

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Muaz bin Dağ’i çokça severdi onu. Muaz’a şunu ısrarla söylüyor Efendimiz:

“ Herhangi Bir namazın sonunda:

اَللّٰهُمَّ اَعِنِّى عَلٰى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

(Yani mânâsı:)

«Allâh’ım! Seni zikremreylemek, Sana şükreylemek ve Sana iyice kulluk demekte bana müzaheret vücut!»…” (Ebû Dâvûd, Vitr, 26)

Cenâb-ı Türe’fecir baştan sona bu ilticâda bulunabilmek.

Zat kendimizi almak kim gelişigüzel sabahleyin benzeri saymanlık edelim:

وَالْفَجْرِ

(“Fecre (canlıların uyandığı zamana) and olsun.” el-Fecr, 1)

“Bu sabah hanay defterini bittabi açtık? Bize eskimemiş aynı periyot lûtfettiğini fikren Cenâb-ı Hakk’a hangi kadar şükrettik?..”

Cenâb-ı Doğruluk çünkü, İnsan Sûresi’nde:

“Bittabi Tığ ona (insana makul) yolu gösterdik. (Peygamberlerle, kevnî âyetlerle, kavlî âyetlerle akıllıcasına yolu gösterdik.) İster şükredici olsun, lüzumlu iyilikbilmez olsun.” (halk-İnsân, 3)

Cenâb-ı Doğruluk “sayamazsınız (buyuruyor) nîmetlerimi.” (Bkz. İbrahim, 34)

Almak kim şükür, yer ağırlık amellerden biri. Çünkü şükür, tanıtlama icap…

Yani lâfta/sözdeki şükür, kâfî gelmez. Onun amacıyla dilin şükrü lâzım. Vesile evet yararlı söyleyecek veya susacak.

Efendimiz’mağara sükûtu tefekkür idi. Semâya bakardı hatır ederdi, yeryüzüne/toprağa bakardı hatır ederdi.

Gözün şükrü olacak:

Yani onu haramlardan, şeytânî vitrinlerden hangi kadar gözümüzü koruduk? Ne kadar gözlerimizi rûhânî vitrinlere çevirdik, Allâh’ın heybet-i ilâhiyyesini görerek tefekkür ettik?..

Kulağın şükrü olacak:

Kılükal, çekiştirme, tecessüs, nemîme/hezel nakil üzere sözler dinlenmeyecek, oradan kaçılacak. Kur’ân-ı Kerîm tilâvetine, sohbetlere, ezanlara ve rûhânî sadâlara kulağımız bariz olacak.

Hâlin şükrü olacak:

Hâle şükreylemek. Gaybı bilmiyoruz. Cenâb-ı Doğruluk erinç verdi; riyâzat hâlinde yaşanacak. Çalışılacak, gayret edilecek, riyâzat hâlinde yaşanacak, infak edilecek.

“Cenabıhak bana bu nîmeti neden verdi?” Onu tefekkür edecek. “Ona vermedi bana verdi. Benim vazifem ne? Etmek ki o bana zimmetli.”

Bir mütedeyyin ahi mahzun bırakılmayacak.

Yetersizlik hâline şükür:

Eyyûb -aleyhisselâm-. Cenâb-ı Hak ona direşme verdi, şükür verdi, sabır verdi. “نِعْمَ الْعَبْدُ” diyor, “ne fena hâlde aynı kuldu Eyyûb” diyor.

Süleyman -aleyhisselâm- zenginlikte “نِعْمَ الْعَبْدُ : o hangi pir tıpkı kuldu” buyuruyor. (Bkz. Sâd, 30, 44)

Bedenin şükrü:

Allâh’ın verdiği bunaltıcı ve kuvveti Allah yolunda kullanabilmek. Cenâb-ı Hak âyette:

“Allah mü’minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) Behişt karşılığında satın almıştır…” Tevbe 111. âyet.

Dünyada aynı ahzüita kuruluyor. Birçok pazarlar var. Temel alışveriş, Behişt pazarı. Cenâb-ı Hak canı veriyor, imtihan; malı veriyor, sınav. Ve bu imtihanı aklık kullanabilmek.

Kalbin şükrü olacak:

Verdiği nîmetleri tamamen kaygılanmak sûretiyle Cenâb-ı Hakk’ı unutmayacak. Îmandan aslâ ödün vermeyecek. Cenâb-ı Adalet ödün vermeyenleri bildiriyor:

–Firavun’un sihirbazlarını bildiriyor. Tek ödünleme vermediler:

“رَبَّنَا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ” dediler.

“…Yâ Rabbi, üzerimize çıdam yağdır! (Bu Firavun’un yaptığı zulme mukâvemet gösterelim.) Canımızı mutekit namına al.” (el-A’râf, 126) diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ettiler. Cenâb-ı Hak dört âyette bildiriyor.

–Ashâb-ı Uhdûd’u bildiriyor. Îman nedeniyle hendeklere atılmış, bu Ashâb-ı Uhdûd’un yaptığı bu cinayeti bildiriyor Cenâb-ı Doğruluk.

–Ashâb-ı Kehf’i bildiriyor. Dakyanus’a cebin nasıl benzeri mücâdele ettiler.

–Habîb-i Neccâr’ı bildiriyor. Pekâlâ taşlanmaya râzı oldu.

Velhâsıl anca bire bir önsezi istiyor ki:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“…Kalpler ancak Allâhʼı anmakla yaşayış bulur.” (asker-Ra‘d, 28)

Bir mü’min amacıyla geçim, Cenâb-ı Türe’la beraber olabilmek. Cenâb-ı Hak orada o rûha tatlı aynı davranış veriyor, erinç hâli veriyor.

Gelmek ki herhangi bir çağ Cenâb-ı Hakk’a aynı karakol ahdimizi yenilememiz, zikirle bunu te’yid etmemiz lâzım. Ve bu dünya sahnesine, on paralık değer ödemeden, meccânen koca yerine geldik. Bir “Hiç” sermâye ile, ayrımsız değer ödemedik insan namına akmak amacıyla. Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî lûtuflarına müstağrak durumdayız. Cenâb-ı Hakk’a

لِيَعْبُدُونِ (“…Bana (Allâhʼa) devriye etsinler diye.” ez-Zâriyât, 56) köle olabilmek,

لِيَعْرِفُونِ (Ben’i (Allâhʼı) bilsinler diye niteleyerek. İbn-i Kesîr, IV, 255) kalpte tanıyabilmek.

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

Yani “Nefsini alim, Allâh’ını tanır, bilir.” Yani bire bir yokluk süresince peki. Zira bütün ne meziyet varsa bütünü Cenâb-ı Hakk’a ilişik.

“Mü’min, iki şeyi unutmayacak:

–Zikir, yani Cenâb-ı Hakk’ı unutmayacak. Seçkin gördüğü şeyde Cenâb-ı Hakk’ı hatırlayacak.

–Ölümü ve âhireti unutmayacak.”

Cenâb-ı Doğruluk buyuruyor Haşr Sûresi 18. âyette:

“Lan îmân edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın.”

Ufak bire bir dünya seyahatinde bire bir tedbir hâlindeyiz. Asıl olan tedbir, âhiret âlemine tedarik.

“…Dizge, yarına ne hazırladığına baksın.” (el-Haşr, 18) buyuruyor.

“…Allah’tan korkun, çünkü Cenabıhak, yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Haşr, 18) buyruluyor.

Gine bu gâfiller için da -Tanrı korusun- esasen 19. âyette:

“Allâh’ı unutan Allâh’ın üstelik kendilerini unutturduğu eşhas kabilinden olmayın…” (umum-Haşr, 19)

Girmek burada kul nefsine uyar, Cenâb-ı Hakk’ı unutursa, Allah ona üstelik kendini unutturuyor.

“…Çünkü onlar, yoldan çıkan kimselerdir.” (umum-Haşr, 19) buyuruyor Cenâb-ı Adalet.

Yani “Allâh’ı unutan, bu yüzden Allâh’ın de onlara kendilerini unutturduğu kişiler gibi olmayın…” (ahali-Haşr, 19) buyuruyor. Yani gaflette olmayın! Anbean kul uyanık olacak, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla. Onun için, yer aşkın gaflete götüren, enâniyettir.

Enâniyet üstelik kalbin düşmanı ve kalbin kanseridir, mânevî kanseridir. Tasavvufta bir kişinin mânen yükselmesinin önündeki yeryüzü nazik bariyer, enâniyetir/benliktir. Nedeniyle geçilmesi gereken evvel etap, enâniyetin giderilmiş edilmesi veyahut arz asgarîye indirilmesi.

Yani kalbimizde aslâ “ego” kelimesine yer verilmeyecek. Dâimâ “Yâ Rabbi, Sen!” diyeceğiz. Bu bayram gelişigüzel ahvâlde kalpte mahfazalı olarak kalacak.

Cenâb-ı Doğruluk buyuruyor:

“Rahmân’ın (arpalık) kulları (ibâdurrahmân) onlardır ki, yeryüzünde tevâzû ile yürürler, kendini bilmezler onlara sataştığı ant (laf attığı ant onlara incitmeksizin) “Selâmâ!” derler (geçerler).” (ahali-Furkân, 63)

Hayat ve şahsiyet iddiâsından uzak olan mütevâzı insanlar, dayanıklı çokça mânevî tehlikelerden emin olurlar.

Mevlânâ buyuruyor kim, evire çevire bire bir benzeti yapıyor:

“Tığ diyor, boynu olanın boynunu kerki diyor. Gölge, yerlere döşenmiş olduğundan, hiçbir tığ darbesi onu yaralayamaz.”

İnsan, maddî ve mânevî mâzîsini unutmayacak. Cenâb-ı Hak İnfitar Sûresi’nde:

“Lan koca! Seni yaratıp seni aklık kılan, şekilsizlikten genişlik evire çevire tıpkısı şekilde seni birleştiren, (yaratan) Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (Bkz. umum-İnfitâr, 6-8) buyuruyor.

İnsan tıpkısı mâzisini düşünecek. Zahir meydana geldi? Tıpkısı spermden, geçirildiği merhalelerden… Bu, benliği bertaraf etmek, Allâh’ın verdiği nîmetleri düşünecek.

Muazzez Mahmud Hüdâyî Hazretleri; sırmalı kaftanıyla Bursa sokaklarında ahşa sattırıldı.

Yani fücûrun fârik vasfı “ego”, takvânın fârik vasfı “yâ Rabbi, Sen!”

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا

(Nefse) selamet ve kötülüklerini ilham edene kasem olsun ki.” eş-Şems, 8

Yani mü’min bu dünyada sunma-ı endâm, yani kibir, titr, rahat, büyüklük, savurganlık hâlinde kaçınan. Dâimâ bildirme-ı teamül, tevâzu üzere olacak; “Yâ Rabbi, Sen!” diyecek. Muvaffakıyetleri bilcümle Cenâb-ı Hakk’a izâfe edecek.

Şeytan “ego” dedi, yıkıldı gitti. Meni’am bin Baûra bile hâkeza. Kārun da “ben kazandım” dedi, kazandığı şeyle kavuşum dibine geçirildi, hazineleriyle.

Temas bölüm düşünmemiz lâzım ki: “Zaman Cenâb-ı Doğruluk bana sermaye takviminden benzeri iş açtı. Zaman kendime hangi büyüklüğünde, Allah rızâsı için hangi büyüklüğünde himmet edeceğim?..”

Efendimiz buyuruyor:

“Muhammed’in -sallâllâhu aleyhi ve sellem- nefsi yed-i kudretinde olan Allâh’a ant ederim kim, mü’minin misâli altından tıpkı parça gibidir. Sahibi üzerine üfler; kesin, eksilmez. (Çamura bile düşse altın esasen altındır. Değerini kaybetmez.)

Gine (buyuruyor Efendimiz) nefsim yed-i kudretinde olan Allâh’a yemin ederim ki, mü’minin misâli bal arısı gibidir. Adamakıllı vadi, sunturlu bırakır, (ambalaj yapar, ikram kırat) ve konduğu yeri bile kırmaz ve bozmaz.” (Ramûzu’l-Ehâdîs, s. 456)

Gine özlük kendimizi saymanlık etmeye bitmeme edeceğiz:

Söz Gelişi salatımız nasıl? Efendimiz buyuruyor kim:

“Namazı benden gördüğünüz kadar kılın…” (Buhârî, Ezân, 18)

Yani aynı ruh ve eğin âhengi içinde. Cenâb-ı Türe: “…Secde vücut ve yaklaş.” (halk-Alak, 19) buyuruyor.

Namaza ne büyüklüğünde îtinâ göstereceğiz? Ve hep ibadetlerimizi bittabi kılgı edeceğiz ki o, ruhumuza vitamin olsun, gıda olsun.

Yine buyruluyor Efendimiz marifetiyle:

“Namazını, son namazın kabil kıl!” (Bkz. Deylemî, Müsned, I, 431)

Gene, Efendimiz’mağara ısrarla durduğu; namazı cemaatle buyurmak. Câmileri cemaatle ihyâ edebilmek. Cenâb-ı Hak çok fazla ağırlama ediyor, 25 misli, 27 misli ecir bağış ediyor.

Değişik taraftan, arz mühimi, kazancım kuşkusuz? Helâl mi, berbat bir öz giriyor mu?

Yani kiraya sunulan dükkânlarda nasıl benzeri tecim yapılıyor? Âmmenin menfaatine mi değil mi?

Mîrasta hak ve hukuka ne kadar riâyet ediliyor?

Diğer taraftan, insanlara karşı, mahlûkâta merhametim, şefkatim, hizmetim lacerem?

Efendimiz merhametten bahsediyor. Sahâbe:

“–Tığ hepimiz merhametliyiz yâ Rasûlâllah.” diyor.

Efendimiz:

“–Bulunmayan diyor, benim kastettiğim merhamet, âm ve şâmil merhamettir.” (Bkz. Sel, IV, 185/7310)

Bütün Allâh’ın mahlûkâtına, gözyaşı aynı dala kadar, hep hayvanata merhamettir.

Yeniden Efendimiz buyuruyor:

“–bir dirhem yüz bin dirhemi geçti.”

Sahâbe, diyorlar ki, yani;

“–birazcık elbette yüz bin dirhemi geçti?”

“–O birazcık, yokluktan verir. Yüz bin dirhem, varlıktan verir.” (Bkz. Nesâî, Zekât, 49)

Söylemek ki burada Cenâb-ı Hak neyi istiyor bizden? Özveri istiyor.

Gene Cenâb-ı Türe bizi seherlerde istiğfâra nida ediyor.

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَار (“…Seher vaktinde Allahʼtan bağışlanma dileyenler.” Âl-i İmrân, 17) buyruluyor. Biz o ayakyolu coşup taşan ilâhî rahmet ve mağfiretten nasiplenmemiz ikbal ediliyor.

Tekrar bugün dilimizi yersiz ve lâubâlî konuşmalardan, dedikodudan, gıybet, münakaşalardan ve tıpkısı gönle çaltı batırmaktan hangi kadar kendimizi koruyacağız?

Cenâb-ı Doğruluk:

وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ

(“Arkadan çekiştirmeyi, yüze alın eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline!” el-Hümeze, 1) buyuruyor. Hepsine yazıklar olsun diyor; arkadan çekiştirmeye, set-ayn işaretiyle, onu basit görmeye, “hepsinin vay hâline” buyruluyor.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, kalbin ehemmiyeti itibarıyla:

“Şunu ongun biliniz kim önsezi, Cenâb-ı Hakk’ın komşusudur. O’nun kutsi Zât’ına (yani Cenâb-ı Hakk’a) kalpten henüz mümasil ayrımsız madde yoktur. bari o gerek mü’min olsun, ister günahlı olsun, kalbe azap etmekten sakınınız! Yani ihtisas kırmaktan sakınınız. Çünkü komşu âsî üstelik olsa himâye edilir. Aman bundan ırak durun!” buyuruyor.

Gine devam ediyor İmâm-ı Rabbânî Hazretleri:

“Çünkü küfürden sonradan, kalbe eziyet etmek büyüklüğünde Allah Teâlâ’nın incinmesine etmen olan apayrı ayrımsız sorumluluk yoktur.” (İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, III, 326, no: 45)

Molla Câmî Hazretleri:

“(Nazargâh-ı ilâhî olan bir) dilek desise! (Zira istek al­mak) bire bir hacc-ı ekberdir…” buyuruyor. Yani sevabının haddinden fazla efdal olduğunu bildiriyor.

Gene, müstehaplara bazen ilgi edilmez. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri burada aynı îkaz ediyor:

“Müstehapların namına getirilmesi hususunda vıcık vıcıklık gösterilmemelidir. (Yani bu namaz geçer akçe namazdır. Veya şu müstehaptır… Vıcık Vıcıklık göstermemek îcâb boy bos.) Zira müstehaplar, Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği ve râzı olduğu amellerdir.

Emanet, yeryüzünün benzeri köşesinde Tanrı Teâlâ’nın sevdiği ve râzı olduğu bire bir ameli bilir, onu yapma imkânı olursa, bunu kendine çalıntı bilsin. (Zenginlik bilsin.) Bu kapsam, beş altı fay başlangıç parçasıyla pırlantaları satın düz kimsenin hâline benzer.” (İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, II, 172, no: 266)

Cenâb-ı Doğruluk bazen gecelere ayrı bire bir lûtfediyor. Zilhiccenin ilk on gecesi, Muharrem’in on gecesi, Ramazan’ın Valör Gecesi’nin olduğu on akşam, buyruluyor.

Bu geceler çokça mühim. Âişe Vâlidemiz, Efendimiz’in geceleri kuşkusuz ihyâ ettiğinin benzeri misâlini şöyle anlatıyor:

“Rasûlullah Efendimiz benzeri akşam yanıma geldikten sonra bana (Efendimiz’mağara bir âile nezâketi, tıpkı âile zarâfeti):

«–Ülen Âişe! İzin verirsen, geceyi Rabbime ibadet ederek geçireyim.» buyurdu. Ben bile:

«–Vallâhi (yâ Rasûlâllah) Sen’inle beraber olmayı (seçme şeyden) çok severim; fakat Sen’i sevindiren şeyi bile haddinden fazla severim. (Buyrun yâ Rasûlâllah!)»

Sonraları kalktı, adamakıllı abdest aldı, namaza durdu. O kadar ağladı kim, elbisesi, mübârek sakalları, hattâ secde yeri da yamyaş ıslandı. O, bu hâldeyken Bilâl sabah ezanını okumaya geldi.

«–Yâ Rasûlâllah! Tanrı Teâlâ Sen’in eski-ati bilcümle günahlarını bağışladığı hâlde münasebet ağlıyorsunuz?» dedi.

Efendimiz:

«–Allâh’a şükreden benzeri kul olmayayım mı? (Demek kim sunma önemli şükür, Cenâb-ı Hakk’a köle olmaya boğuşmak.) Vallâhi bu geceleyin bana anca âyetler indi ki, bu âyetleri okuyup bile üzerinde düşünme etmeyenlere yazıklar olsun!» buyurdu. (İbn-i Hibbân, Sahîh, II, 386; Âlûsî, Rûhu’l-Maânî, IV, 157)

O âyet üstelik, Âl-i İmrân Sûresi’nin 190-191. âyetleri, tıpkısı tefekkür ve zikir âyeti:

“Lacerem kim göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akıl sahipleri amacıyla (Allâh’ın varlığını, birliğini, azametini gösteren) deliller vardır.” (Âl-i İmrân, 190)

Bittabi ayrımsız akşam-güneş bir arz-tavik namevcut, kuşkusuz ilâhî ayrımsız ululuk tecellîsi…

Zaman arz modern bir tayyare dahi ayrımsız ârıza yapıyor. Diyorlar; “Aman ârıza yaparsa maskeler ati.” diyor. Hiç kimse düşünüyor mu; erte havanın atmosferinde müvellidülhumuza düşer mi kalkar mı diyerek? Tıpkı oksijen tüpü alayım diye niteleyerek düşünüyor mu? Seçkin yan, Allâh’ın ululuk-i ilâhiyyesi ile… Onun için Cenâb-ı Türe:

اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ

(“…Tek düşünmez misiniz?” (halk-Genişlik‘âm, 50])

اَفَلَا تَعْقِلُونَ (“Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bkz. Âl-i İmrân, 65; ahali-A‘râf, 169; el-Bakara, 44, 76; umum-Arz‘âm, 32…])

اُولُوا الْاَلْبَابِ (“…Us sahipleri.” (Âl-i İmrân, 7]) buyuruyor. Bilahare, devamında:

“Onlar, ayaktayken, otururken, yanları üstüne yatarken (her an) Allâh’ı zikrederler…” (Âl-i İmrân, 191)

Bu zikir nereye götürüyor:

“…Göklerin ve kavuşum yaratılışını derinden derine tefekkür ederler…” (Âl-i İmrân, 191)

Seçkin şeyi düşünme. Zira aynı mekteb-i âlemdeyiz. Laboratuvar haddinden fazla varlıklı, ilâhî laboratuvar. Tıpkı atomun içindekilerden galaksilere büyüklüğünde, bir ebediyet… Yer siktirici varlıkta zevalsiz tıpkısı derinlik, değişik heybetli varlıkta dahi yine zevalsiz bir derinlik…

“…Onlar göklerin, yerin yaratılışını yoğun derin düşünme ederler; «Rabbimiz! Sen bu (yeryüzünü, gökyüzünü, bu büyüklüğünde mahlûkâtı) beyhude yaratmadın (derler). Sen’i tesbîh ederiz; bizi Tamu azâbından koru! (derler).” (Âl-i İmrân, 191)

İşte bu, Rasûlullah Efendimiz’i gece hüngür hüngür ağlatan, nazil âyetler… Bu nasıl bir duyuş?..

Ondan bilahare:

وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ

“Tekme ve teke and olsun.” (halk-Fecr, 3)

Cenâb-ı Hak bir tane, bütün mahlûkat çift.

Ayrı Cinsten âyetler var bu hususta üstelik. Cenâb-ı Hak “muhâlefetün li’l-havâdis”; yarattıklarına benzememe durumu var.

Ondan sonraları:

وَالَّيْلِ اِذَا يَسْرِ

(Seçme şeyi karanlığı) örttüğü an geceye andolsun.” (ahali-Fecr, 4) buyuruyor. Yani emretmek kim akşam aynı ölüme methal tatbikatı. Geceye girerken bir saymanlık; düşüneceğiz:

“Bugün Allah amacıyla ben hangi yaptım? Bugün nasıl…”

Gine Cenâb-ı Doğruluk o sonuç içki ânımızı bildiriyor Kāf Sûresi’nde:

“Ahiret Yolculuğu sarhoşluğu aşağı gelir dahi: «(Lan koca) senin bu öteden beri kaçtığın şeydir.» denir.” (Kāf, 19)

Rebî bin Haysem var. İbretli bire bir nakil yapıyor. Efendimiz buyuruyor; “(Zahir yaşarsanız) öyle ölürsünüz, anca haşrolursunuz.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, V, 663)

“Ayrımsız keresinde can çekişen tıpkısı adamın yanında bulunmuştum. Ben; «Lâ ilâhe illallâh!» diyordum. (Ona yavaş yavaş talkın ediyorum. Zira ölüye onu ilkah etmek lâzım ağızsız aynı lisanla.) Güya o, kelime-i tevhîdi duymuyordu, mal sayar üzere parmaklarıyla sanki tıpkı dünyalık kesesiyle oynuyormuş kadar, benim lügat-i tevhidimi duymuyordu. O şekilde öldü, geçti gitti.”

Velhâsıl gaflet, ölümün ayrımsız kardeşi. Bütün durumu farklı farklı rüya görüyor. Kiminde safâ, kiminde ıztırap. Şafak vakti benzeri nevî baştan basübadelmevt. Ölüm aynı âhiret manzarası gene…

Yani basit aymazlık ve rüya görme hassâsiyeti, bize ölümü ve ölümden sonrayı kavrayabilmemiz amacıyla verilmiş evire çevire tıpkı numûne.

Ondan bilahare âyet:

“Bunlar bellek sahiplerine tabii ahit mâhiyetinde.” (Bkz. el-Fecr, 5)

Söylemek kim bu, düşünmemiz, tefekkür etmemiz. Ondan bilahare Cenâb-ı Adalet esbak kavimlerden bahsediyor. O esbak kavimlerin, o Âd Kavmi, Semud Kavmi ve Firavun Kavmi. İrem bağları verildi. Bunlar bire bir cennet üzere bağlardı. İnsanları diri-kuvvetliydi. Bunlar, Cenâb-ı Hakk’ı unuttular, âhireti unuttular. Mâsiyet süresince hayatları geçti. Cenâb-ı Türe bunlara baran vermedi. Yürekli çoluk çocuk, iki büklüm ihtiyarlar hâline geldi. Cenâb-ı Adalet:

“Onlar fesâdı çoğalttılar.” (ahali-Fecr, 12) buyuruyor.

Gelmek ki fesat, ahlâksızlık, şirretlik, perdesizlik çoğaldığı ahit, geçmek kim ilâhî îkazlar geliyor.

İşte bir virüs… Nasıl geldi, yalnız başına mi geldi? Onu gönderen mi var?

Binnetice Cenâb-ı Türe buyuruyor:

“Onlar, kâffesi ülkelerinde kudurganlık ettiler. Oralarda fesâdı çoğalttılar. Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. Zira Rabbin (anbean) gözetlemededir.” (ahali-Fecr, 11-14)

Ve; “Görmedin mi” diyerek başlıyor âyet. Cenâb-ı Adalet gene ayrı cinsten azaplardan bahsediyor.

Âd ve Semud Kavmi, varlıkta şımardılar. Zaman küresel güçlerin şımarmaları kabilinden. Zâlim oldular. “Bizden kıvrak ki var?” dediler. Cenâb-ı Adalet bad ve curcunalı ile helâk etti.

Lût kavmi, ahlâksızlıktan denâete düştü. Lût -aleyhisselâm-’a o ahlâksızlar, eşcinseller:

“–Sen mi akıllıca söylüyorsun, biz mi? Eğer sen temizsen, aramızdan çık, bizi tasalı etme!” dediler.

Şuayb Kavmi, ticarî sahtekârlıkta alçaldı. Bütünü azâba dûçâr oldu.

Nemrud, Keldâni Kavmi, kurum ve kibre kapılarak îmân etmemeleri zımnında sivrisineklerle helâk oldu.

Umum ağzında sunturlu bir anlatım:

Adalet sillesinin sadâsı yoktur,

Benzeri vurdu mu on paralık devâsı yoktur!

Nereden geldiğinin farkına varmaz.

Günümüzü düşünme edelim. O kahra uğrayan insanlardan, maâlesef günümüzde artmaya başladı.

Ahlâksızlık, Allâh’ın haram kıldığı bir ticaret, âile hayatında yaşanan çöküntüler, bize câhiliye devrini hatırlatıyor. Getiri, rüşvet, vs. iffetsizlik, eşcinsellik… Allah korusun!..

Bunun amacıyla tek çâre, Cenâb-ı Hakk’a artağan artağan ilticâ söylemek, tövbe etmek.

Gine Ra‘d Sûresi’nde Cenâb-ı Adalet:

“…Cenabıhak ayrımsız kavme verdiğini, o millet kendisini bozup değiştirmedikçe değiştirmez…” (asker-Râ’d, 11)

Mevlânâ’nın fena hâlde ayrımsız ifadesi var, bu fâsıklardan uzak başlamak için:

“Allâh’a kasem ederim kim, biberli uzun hayvan, keder dosttan iyidir! Izdırap (zehirli) yılan, insanın canını alır. Ancak çığlık dost, insanı ebedî ateşe atar, (Külhan boy bos) yakar ve yandırır!

İnsan, konuşmasa de, dağ arkadaşından alışkınlık kapar! Istek çaktırmadan onun ahlâkını alır, benimser, üzücü ahlâkı kendisini helâk ettirir! Doğruluktan nasîbi olmayan, sermâyesi yoksuz eş; senin sermâyeni alır gider!”

Ondan diyor, arkadaşına dikkat vücut diyor. Cenâb-ı Doğruluk de:

كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

“Sâdıklarla beraber olun.” (cilt-Tevbe, 119) buyuruyor.

Cenâb-ı Türe bize, Âl-i İmrân 110. âyette:

“Siz, insanlığın (iyiliği) üzere çıkarılmış en ömre bedel benzeri ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız.”

Girmek kim aynı mü’minin iki vazifesi var:

Biri şahsî vazifesi; kendisini ihyâ edecek, Cenâb-ı Hakk’a andıran aynı kul olacak, şerîat muhtevâsı içre hayatı devam edecek.

Başka taraftan da İslâm’ın şahitliğini yapacak, mârufu emredecek, münkerden/kötülüklerden sakındıracak.

Efendimiz buyuruyor:

“Ümmetim bire bir baran gibidir, önü mü sonu mu hayırlıdır muamma.” (Tirmizî, Edeb, 81)

İşte zaman üstelik sonuç olan aynı âhir ahit ümmetiyiz. İnşâallah bu bereket, rahmet yağmurunun benzeri damlası olabilmek, İslâm’ı gitmek ve yaşatmakla…

Onun için Cenâb-ı Doğruluk, o muhteris insanlara, dünyaya kapılmış, âhireti unutmuş insanlara:

عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ

Buyuruyor Gâşiye Sûresi’nde:

“Çalışmıştır, beyhude!” (halk-Ğâşiye, 3)

Aynı birlikte o kazandığının, yemediği kazandığının vebâliyle, hesabıyla gidecek gayrı tarafa.

Tabi zaman görüyoruz, Cenâb-ı Hak kahrolan yerleri kabil kendisine bitmeme ettiriyor:

Meselâ Sodom-Gomore’yi, İtalya’dahi Pompei, Firavun’un cesedini. Yani tamamıyla düşünme edelim:

Gerçekten üzerimizdeki Tarih; benzeri müddet Firavunların, Hâmanların, Nemrutların, Âdların, Semudların saraylarını, köşklerini, hazinelerini aydınlatan, sonradan da harabeleri üzerine haşmetle doğan tıpkı Gündüz…

Cenâb-ı Hak buyuruyor, tembihat, îkazlar:

“Andolsun Biz Kur’ân’ı, anlaşılıp ibret alınması amacıyla kolaylaştırdık. bari düşünüp (tefekkür edip) abus düzlük bulunmayan mu?” (halk-Ay, 17, 22, 32, 40) buyuruyor Cenâb-ı Türe.

Tekrar Rabbimiz:

“Onlar Düzey’ân’ı inceden inceye düşünmezler mi? Yoksa (kalpleri namevcut mu onların) kalplerinde kilit mi var?” (Bkz. Muhammed, 24) buyuruyor.

Esasen Cenâb-ı Doğruluk:

“Andolsun ki Biz, ders alsınlar diye, bu Düzem’ân’üstelik insanlara her nev misâli verdik.” (ez-Zümer, 27) buyuruyor.

Kur’ân-ı Kerîm, tefekkürsüz tıpkı ayn ile okunursa, satırlardan öteye geçmez. Lâkin sadırlar yani ihtisas ile okunursa, nice hikem ve ibretler temâşâ edilir.

İnsanın şerhi Seviye’ân’dır. İnsanın Kur’ân’birlikte kendisini görmesi, yani kendisini Seviye’ân’bile tanıması geçişsiz. Yani tıpkısı endam aynasıdır. “Kur’ân’a göre elbette bir kulum?” muhâsebesinde bulunması zaruridir.

Cenâb-ı Türe ondan sonradan mevrut âyette:

“İnsan var ya (buyuruyor, insanın aynı gafletini bildiriyor), Rabbi kendisini imtihan edip bile ikramda bulunduğunda, mübarek nîmet verdiğinde «Rabbim bana ağırlama etti» der.” (el-Fecr, 15)

Yani ego zengin oldum ki Allah bana ensesi kalın olmamı bana ikram etti der. Hâlbuki burada Allah eli nimetli verir kimine, o, imtihandır. Riyâzat hâlinde yaşayacak, “dünyalık, Allâh’ındır.” Diyecek, “Servet, Rabbimindir” diyecek. “قُلِ الْعَفْوَ : fazlasını ver” diyor, infak edecek. (Bkz. halk-Bakara, 219)

Özlük bile israfa girmeyecek, pintilik etmeyecek. İşine bakarak kendini ayarlayacak. İşini aksatmadan o şekilde devam edecek.

Yine Sebe Sûresi’nin 39. âyetinde:

“Birlikte kim: Rabbim, kullarından dilediğine bol caize verir (dilediğini üstelik) kısar. Siz hayra ne harcarsanız, Tanrı onun hesabına başkasını verir. O, caize verenlerin genişlik hayırlısıdır.”

Gine buyruluyor:

“Bu dünya malı, lezzetli ve çekicidir. Ki onu tok gözlü tıpkı şekilde alırsa, (yani kanaatle, infak buyurmak sûretiyle alırsa) bereketlenir. Ki birlikte onu açgözlülükle, ihtirasla alırsa bereketi kaybolur. Gözü Aç insanlar yiyip yiyip birlikte bir cins doymayan harın kimseler gibidir.” (Buhârî, Zekât, 50)

عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ

“Çalışmıştır, anlamsız!” (umum-Ğâşiye, 3)

Cenâb-ı Türe burada Kārun’u model veriyor. Yani seçme nîmet, iki uçlu bıçak kadar. Para da evlât dahi kulak birlikte göz bile açar üstelik kâffesi iki uçlu bıçak kadar. Bunlar, kalbin istikâmetinde hayırlar üzere kullanıldığında kişiyi Behişt’e, nefsin istikâmetinde kullanıldığında Tamu’e gelgeç bedel.

Mü’min, kibritçi gayrimümkün. Kendine dünyalık biriktiremez. Bu ayrımsız gasptır. Çünkü mal, Allâh’ındır. Zira emanettir. Yine savurganlık bile edemez. Bu da ayrı ayrımsız gasptır. Bize emânet edilen malı, Düzey’ân ve Sünnet’mağara muhtevasında kullanacağız.

Servet yılan gibidir, hangi delikten girdiyse oradan kazanç. Boğazdan yasak servet geçerse ameller bozulur. Yeryüzü azından ihlâs kaybolur.

Mü’min ahi olacak, diğergam olacak, paylaşan eş olacak. Allâh’ın kendisine verdiği nimetleri düşünme edecek.

Sâdî-i Şîrâzî diyor kim:

“Gönlü çorlu olanların hatırlarını sor, onlara bak. (Yani onlara izzetüikram vücut.) Belki tıpkı gün sen birlikte o vaziyete düşersin. (Elan önce onların hatırına hakeza bire bir öz gelmiyordu.)

Sen kim tek husus istemek için kimsenin kapısına gitmiyorsun; buna şükrâne kendisine, kapına mevrut yoksulu dahi, ona bile giysi asılı, onu tebessümle karşıla…”

Gene, Nur Ağır’nın fena hâlde tıpkı mısraı vardır:

Dehrin hangi safâ var acabâ sîm ü zerinde,

İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde…

Yani o ahiret yolculuğu seferinde hepsini bırakır harcama.

Tekrar, Şâbî’nin fena hâlde bir ifadesi var:

“Fakirin ihtiyacından çok, kendisini sadaka sevâbına eksikli görmeyen ensesi kalın, sadakasını iptal etmiş ve ecrini kaybetmiştir.”

Eylemek kim buradan şunu anlıyoruz:

Yani fakirin sadakaya olan ihtiyacından daha çok, zengin verdiği sadakaya muhtaçtır. Onunla ancak Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilir.

Mü’min, hassâsiyeti iki öz üzerinde olacak:

Cebindeki paraya yasak karışmayacak. O, ibadetlerin dahi feyzini alır.

İkincisi; gönlünde muhabbetini taşıdığı insanlara dikkat edecek.

Zira Gazâlî buyuruyor gine:

“Zihinsel kardeşlik, gittikçe kalbî kardeşlik hâline döner kebap.”

Amellerimizde iki nazik etkili var, el eden âmil; biri muhabbet, biri servet. Sevdiğin kimseyle, o sâlihse akıllıcasına yola gidersin. Fâsıksa kusurlu yola gidersin.

Onun üzere çokça duâ almak lâzım:

“Yâ Rabbi, bana haramdan korunmayı nasîb cilt! Yâ Rabbi, sevmediğini bana sevdirme!”

Sözde bugüne ilgilendiren bire bir âyet var, İsrâ Sûresi’nin 64. âyette, şeytanın azmi:

“Onlardan gücünün yettiği kimseleri davetinle şaşırt; süvarilerinle, onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına kuma ol, kendilerine vaatlerde bulun. Şeytan, insanlara, aldatmaktan apayrı tıpkısı madde vaad etmez.” (Bkz. halk-İsrâ, 64)

Gene, rızâ hâlinde yaşayabilmek. Tanrı’tan râzı kalkışmak. Filhakika râzı olmazsan hangi değişiyor? Hiçbir şey! Sıkletinden eksantrik bire bir husus değil.

Gine Bakara 216. âyette:

“…Sizin için henüz adamakıllı olduğu hâlde bire bir şeyi sevmemeniz türlü, sizin üzere daha zehir olduğu hâlde aynı şeyi sevmeniz üstelik mümkündür. Tanrı agâh, siz bilmezsiniz.”

Onun için hâle rızâ; “Bu benim amacıyla hayırdır.” demek.

Eğer dünyalık, ayrımsız izaz vesîlesi olsaydı, bilcümle peygamberlerde servetler dolup taşardı. Ana nîmet, Allâh’ın Kitab’ına ve Elçi’in Sünnet-i Seniyye’göğüs ittibâdır.

Tekrar:

“Onu sınav edip rızkını daralttığında ise; «Rabbim beni önemsemedi.» der (gâfil).” (el-Fecr, 16)

Ona verdi, bana vermedi, der. Belki ona verse Cehennemlik olacaktı, israfa gidecekti, pintiliğe gidecekti, fiyaka yapacaktı, riyaya girecekti.

Meğer mütedeyyin mütevâzı olacak. Tevhid akîdesinin ortaklığa tahammülü yok. İsraf gitmek öyledir. Riyâ de öyledir -Allah korusun-. Şirk-i hafî reşit oluyor.

Ondan bilahare mevrut aşağıdaki âyette:

“Yararlı! Zaten siz yetime izzetüikram etmiyorsunuz.” (umum-Fecr, 17)

Bu de çokça mühim. Rasûlullah Efendimiz’i yetim gönderdi Cenâb-ı Türe. Arkadan gariban oldu.

Emreylemek ki Efendimiz’mağara terbiyesi Cenâb-ı Hakk’a aittir. Söylemek kim buradan birlikte bize tıpkı ibret; yetime, öksüze hangi kadar bir îtinâ göstereceğiz?

“…Doğrusu siz yetime izaz etmiyorsunuz.” (halk-Fecr, 17) buyuruyor Cenâb-ı Doğruluk.

“Yoksulu yedirmeye birlikte birbirinizi motivasyon etmiyorsunuz.” (umum-Fecr, 18) Hem yoksulu yedireceksin, hem üstelik teşvik edeceksin.  

“Haram-helal demeden mirası yiyorsunuz.” (ahali-Fecr, 19)

Bu câhiliye insanı birbirini dolandırarak mirasları yerlerdi. Oburcasına yersiniz buyuruyor.

“Malı ötede biçimde seviyorsunuz.” (el-Fecr, 20)

Onun amacıyla bu para sevgisi, insanın felâketi. Dünyalık, Allâh’ın rızâsını eksiltmek üzere kullanılmalı.

Efendimiz’in tıpkısı hadîsi, Buhârî hadisi:

“…Vallâhi sizin benden sonraları gine şirke dönmenizden tek korkum bulunmayan. Ego ana sizin dünyayı kısaltmak amacıyla birbirinizle kapışıp çekişme etmenizden korkuyorum.” (Buhârî, Cenâiz 71, Menâkıb 25, Megâzî 27, Rikâk 7, 53; Müslüman, Fezâil, 30)

İhtiras…

Ondan sonradan kıyamete geçiyor âyet, kıyâmeti hatır:

“Amma arz lime lime döküldüğü, Rabbinin (emri) geldiği ve melekler temiz saf dizildiği antlaşma (değme şey ortaya çıkacaktır).” (umum-Fecr, 21-22)

Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- diyor:

“Köken tıpkısı müʼmin, altı utanmak süresince olmalı:

Birincisi; îmânını kaybetme korkusu.

(Allah korusun!)

İkincisi; kıyâmet günü kendisini rüsvâ edecek şeylerin melaike marifetiyle yazılması korkusu. 

(Zaman hangi varsa orada çıkacak ortaya. O ahit, Cenâb-ı Hakk’a yakarış etmeli ki çokça Cenâb-ı Hakk’ın Settâr sıfatı tecellî etsin bile o hatâlarımız orada bilcümle âlemin içinde ortaya çıkmasın.)

Üçüncüsü; amellerinin iblis -aleyhi’l-lâ‘hangi- yoluyla boşa çıkarılması… 

(Yani afi, riyâ, ben şu camiyi yaptırdım, şu kursu yaptırdım vs. yaptım, şu kadar ikmal indirdim, şöyle yaptım, hakeza doyurdum değil. Cenabıhak ile senin aranda kalacak. Iblis boşa çıkartıyor öyle…)

Dördüncüsü; ahiret yolculuğu meleği Azrâil’e aymazlık içindeyken, anlayışsız yakalanma korkusu. 

(İnternette ayrımsız, ateş tıpkısı yere bakarken, televizyonda keder bir yere bakarken, kırıcı aynı mecmuanın lânetli bire bir sayfasına bakarken o anda ayrımsız fert verebilmek… Tanrı korusun! Onun amacıyla seçme ânımıza özen edeceğiz. Anbean ölüm gelebilir.)

Beşincisi; acun ile onurlu olup, âhiretten gâfil kalma… 

(Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“…Bu dünyâ hayatı, şike metâından apayrı bire bir molekül değildir.” Âl-i İmrân, 185)

Altıncısı; çoluk-çocuğuyla fazla meşgul olup Cenabıhak Teâlâ’nın zikriyle yeterince çalışır olamama korkusu.”

“Biliniz kim, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir, iri ihsanıhümayun Cenabıhak katındadır.” (halk-Enfâl, 28)

Bu sınav günleri görüyoruz. Okul kapıları tıklım tıklım anneler-babalar bekliyorlar. Aynı saat, iki saat, üç saat bekliyor orada. Ki dünyevî tıpkısı okulu kazanacak o kadar. Hangi büyüklüğünde yaşayacağı anlaşılan değil.

Evet âhiret üzere o evlâda hangi veriliyor? Namaza alıştırıldı mı, cömertliğe alıştırıldı mı? Merhamete alıştırıldı mı? Yoksa o çocuk aynı hodbin namına mı, “ben” diyerek mi yetişecek?

Orada hepyek hatırlatıyor Cenâb-ı Hak, ancak hatırlamanın hangi faydası var, aha geldi geçti.

Yine Cenâb-ı Türe Kehf Sûresi’nde, bu de çokça ibretli bir âyet-i kerîme:

“Betik ortaya konmuştur. (Senin bütün hâlin orada ortaya konmuştur.) Suçluların, onda bağlanmış olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. (Kendiliğinden korkmaya başlar eş, o hatâlardan.)

«Vay hâlimize!» derler, «Bu lacerem kitapmış! (Derler.) Kıtipiyoz-şişman hiçbir öz bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!» (Bu betik.) Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” (umum-Kehf, 49) İnsan kendiliğinden zulmeder. Kehf Sûresi, 49. âyet.

Afet mü’minin en bulunmaz varlığı, sevaplarıdır. Böyle iken; dünyada girdiği kul hakları sebebiyle, o sevapları kaybetmesi, hattâ kul hakkı olan kimsenin günahlarını onun üzerine yüklemesi, bire bir kul amacıyla sunu fecî muzlim ve hüsrandır!..

Onun için sunma önemli şey, gıybetten, dedikodudan çekimsenmek lâzım, yaklaşmak lâzım. Hattâ dedikodu olan tıpkı mecliste rastlanmamak lâzım.

Genişlik fecîsi dahi çocuğuna İslâmî bire bir incelik ve dînî öğrenim vermeyen, onları “uydum kalabalığa” diye niteleyerek sokakların insafına bırakan asıl-babalardan, âhirette kendi evlâtları dâvâcı olacak. “Yâ Rabbi! Annem-babam bana öğretmedi.” diyecek.

Hadîs-i şerîfte buyruluyor:

“Kimin endişesi âhiret olursa, Cenabıhak, zenginliği onun kalbine koyar, işlerini dağınıklıktan kurtarır ve acun ona dal eğer (erinçli tıpkı acun hayatı peki).

Kimin endişesi acun olursa Tanrı fakirliği onun gözü önüne koyar, (ihtirasa kapılır) kendisini derbeder kıymetiharbiye, dünyadan de namına fakat takdir edilen (olduğu) kadar alır.” (Tirmizî, Kıyamet, 30/2465) Tirmizî hadîs-i şerîfi.

Köle olma seviyesini kazananlar amacıyla:

“Ülen, Rabbine itaat yazar itmi’nâna (huzura) eren yabanlık!” (el-Fecr, 27)

İtmi’nâna ermiş kişilik, yani bu Cenâb-ı Adalet’la beraber reşit, Kitap ve Sünnet’mağara muhtevâsı süresince hayatı bitmeme etmiş, hiçbir ant Cenâb-ı Hakk’ı unutmamış, şu ilâhî laboratuvarda gözün gördüğünde ihtisas baştan sona; “Aman yâ Rabbi, aman Allâh’ım!” demiş… Semâya bakıyor öyle, atmosfere bakıyor, toprağa bakıyor, kendine bakıyor, yavrusuna bakıyor, Allâh’ın verdiği nîmetlere bakıyor, kâinatta bilcümle mahlûkâta kurulan sofralara bakıyor, bilcümle baştan sona zikir hâlinde. itmi’nâna duayen, yani Cenâb-ı Hak’la dirlik bulmuş ayrımsız nefs.

Râdıye; sen Cenabıhak’tan râzı…

Hayatta inişler çıkışlar olmuş; çor, esenlik, şımarıklık, kısırlık vs. O zaman şükür hâlinde, tek îtiraz bulunmayan. Râzı Cenabıhak’fecir.

Merdıyye; Allah birlikte ondan râzı…

“Cennetime gir” buyuruyor. “Sâlihlere katıl, Cennetime gir” buyuruyor. (Bkz. halk-Fecr, 28-30)

Yani aynı yağmur insanı olabilmek. Bu rahmet insanının mânevî vasıfları da:

–Benlik, enâniyet, lakırtı, bühtan, dalavere, savurganlık, pintilik, emsâli kırıcı hasletler üstelik yağmur insanında mümteni. Çünkü kalpte bunlar varken cemâlî sıfatlar o kalpte tecellî etmez.

Bu acı vasıflardan ateşten kaçar gibi kaçacak. Bütün hatırladıkça “Aman yâ Rabbi!” diyecek. Duygu, zikirle yıkanacak, temizlenecek. Bunun neticesinde ne büyüklüğünde temizlendi? Ağalık, merhamet, sevecenlik, bakım, tevâzu, nezâket, çıdam, terbiye, teeddüp, vakar kabilinden fazîletlerle süslü olacak. Kişi üzere istediğini kardeşi amacıyla dahi isteyecek.

Kendini tamamıyla nefsânî manzaralardan muhâfaza edecek. Ölümsüz saâdeti yakıp tamlık fail ayrımsız üzücü kadar görecek onları.

Seyrettiği Rahmânî manzaralar üstelik kendisini koyu bir tefekküre gönderme edecek. Hatır tıpkı îman anahtarıdır.

Arz mühimi; sunu ast kademeden en son kademeye kadar insanları irşad heyecanı içerisinde bulunur. Bu birlikte fedakârlıktır.

Yani benzeri kardeşinin Tamu’e girmesini istemeyecek. Onu kurtarmaya çalışacak. Çoraklaşmış gönüllere, aynı baran misâli rahmet hâlinde olacak.

Bilcümle mü’minlerin kendisine zimmetli olduğunun idrâkiyle yaşayacak. Gönlü benzeri hapishane hâlinde olacak. Bütün insanların neşesi ve hüznü onun gönlünde olacak.

Mütebeddil şartlarda muvâzeneyi kaybetmeyecek. Hep Allâh rızâsında, dâimâ hamd, şükür hâlinde yaşayacak.

Allah cümlemize nasîb eylesin -inşâallah-.

Duâmızın kabulü niyâzıyla; Lillâhi Teâle’l-Fâtiha!..

Yoruma kapalı.