Genel Blog

Uganda’da Açılacak Camide Bir Tuğla da Sizden Olsun!

156

Uganda’da Açılacak Camide Bir Tuğla da Sizden Olsun!

Yasin Suresi Türki, Arabi okunuşu ve anlamı. Yasin Suresi ne zaman ve nerede inmiştir? Yasin suresi birçok ayettir? Yasin Suresi ne anlatıyor? Yasin-i Lahut’in yiğitlik ve sırları nelerdir? Yasin Suresi’ni okumanın fazileti nedir? Yasin Suresi ile ilgili hadisler neler? Kuran’ın kalbi kendisine tanımlanan sure Yasin-i lahut hakkında bilinmesi gereken her madde…

Yasin-i kutsi (Yasin suresi), Mekke’dahi nâzil olmuştur. 83 âyettir. İsmini bir numara âyette geçen يٰسٓ (Yâsîn) kelimesinden alır. Formel sıralamada 36, iniş sırasına bakarak 41. sûredir. Mekkî surelerden olup Ardıç Rakısı sûresinden bilahare nazil olmuştur. On iki ve kırk beşinci âyetlerinin Medine’de inen olduğuna dayalı rivâyetler vardır. (Elmalılı Hamdi Yazır, Müslümanlık Düzem’n Dili, İstanbul 1971, V, 4002)

KURAN’MAĞARA KALBİ ADINA TANIMLANAN SURE

Yasin suresi İslâm toplumlarında önemli bire bir yere sahiptir. “Düzey’zaman’ın kalbi” adına nitelenen “Evet Sin” suresinin okunmasında balaban faziletler ve faydalar bulunmaktadır.

Delege Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Seçkin şeyin tıpkısı kalbi vardır. Kur’ân’ın kalbi bile Yâsin’dir. Kim Yâsin’i okursa, Allah onun okumasına, Kırat’ân’ı on yol okumuş kabilinden muhik yazar.” (Tirmizî, Fedâilu’l-Kur’n, 7; Dârimî, Fedâilu’l-Kur’ân, 21)

Yasin suresi hakkında metnimizde sizler için hazırladıklarımız:

Yasin-i Kutsal Arabi Okunuşu Yasin Suresi Türki Okunuşu Yasin-i Kutsal Dinle (Fatih Çollak Hocaefendi) Yasin Suresi Meâli Yasin Suresi İlgili Hadis-i Şerifler Yasin Suresi’nin Faydaları Hakkında Bazen Rivayetler Yasin Suresinin Faziletleri ve Sırları Yasin Suresinin Konusu Nedir? Yasin Suresi Hangi Anlatıyor (Fatih Çollak Hocaefendi) Yasin Suresi’nin Tefsiri Namazda Okunan Sureler Ayetel Kürsi’nin Okunuşu, Anlamı ve Tefsiri Tebareke, Amme, Rahman, Gerçekte ve Fetih Suresi Dinle (Arapça ve Türki Okunuşu)

YASİN SURESİ ARAPÇA

Yasin Suresi 1. Husus

Yasin Suresi 2. Süje

Yasin Suresi 3. Konu

Yasin Suresi 4. Süje

Yasin Suresi 5. Süje

Yasin Suresi 6. Sayfa

YASİN SURESİ OKU

Yâsîn. Vel Kur’ân-toprak hakîm. İnneke leminel mürselîn. Alâ sırâtın müstakîm. Tenzîlel azîzirrahîm. Litünzira kavmen mâ ünzire âbâühüm fehüm ğâfilûn. Lekad hakkaIkavIü alâ ekserihim fehüm lâ yü’minûn. İnnâ ceaInâ fî a’nâkihim agIâIen fehiye ilel ezkâni fehüm mukmehûn. Ve ceaInâ min beyni eydîhim sedden ve min h’eIfihim sedden feağşeynâhüm fehüm lâ yübsirûn Ve sevâün aleyhim eenzertehüm çare lem tünzirhüm lâ yü’minûn İnnemâ tünzirü menittebezzikra ve haşiyerrahmâne bilğaybi febeşşirhü bimağfiretiv ve ecrin kerîm İnnâ nahnü nuhyil mevtâ ve nektübü mâ kaddemû ve âsârehüm ve külle madde’mağara ahsaynâhü fî imâmin mübîn Vadrib lehüm meseIen ashâbel karyeh. İz câehel mürselûn İz erselnâ iIeyhi müsneyni fekezzebûhümâ fe azzeznâ bisâIisin fekâIû innâ iIeyküm mürselûn Kâlû mâ entüm illâ beşerün mislünâ vemâ enzeIerrahmânü min özdek’in in entüm illâ tekzibûn Kâlû rabbünâ ya’lemü innâ iIeyküm lemürselûn Vemâ aIeynâ illel belâgul mübîn KâIû innâ tetayyernâ biküm Iein Iem tentehû Ie nercümenneküm veIe yemessenneküm minnâ azâbün eIîm KâIû tâirüküm meaküm ein zûkkirtum beI entüm kavmün müsrifûn Vecâe min aksaImedineti racüIün yes’â kâIe yâ kavmittebiuI mürseIîn İttebiû men Iâ yeseIüküm ecran ve hüm muhtedûn Vemâ Iiye Iâ a’büdüIIezî fetarenî ve iIeyhi türceûn Eettehizü min dûnihî âIiheten in yüridnirrahmânü bi-durrin Iâ tuğni annî şefâatühüm özdek’sunma veIâ yünkizûn İnnî izen Iefî daIâIin mübîn İnnî âmentü birabbiküm fesmeûn KîIedhuIiI cenneh, kâIe yâIeyte budunsal yâ’Iemûn Bimâ gafereIî rabbî ve ceaIenî mineI mükremîn Vemâ enzeInâ aIâ kavmihî min badihî min cündin minessemâi vemâ künnâ münziIîn İn kânet iIIâ sayhaten vâhideten feizâhüm hâmidûn Yâ hasreten aIeI ibâdi mâ ye’tîhim min resûIin iIIâ kânûbihî yestehziûn EIem yerev sakim ehIeknâ kabIehüm mineI kurûni ennehüm iIeyhim Iâ yerciûn Ve mağara küIIün Iemmâ cemî’un Iedeynâ muhdarûn Ve âyetün IehümüI arduI meytetü ahyeynâhâ ve ahrecnâ minhâ habben fe minhü ye’küIûn Ve ceaInâ fîhâ cennâtin min nahîIiv ve a’nâb ve feccernâ fîha mineI uyûn Liye’küIû min semerihî vemâ amiIethü eydîhim efeIâ yeşkürûn SübhâneIIezî haIekaI ezvâce küIIehâ mimmâ tünbitüI ardu ve min enfüsihim ve mimmâ Iâ ya’Iemûn Ve âyetün IehümüIIeyü nesIehu minhünnehâre fe izâhüm muzIimûn Veşşemsü tecrî Iimüstekarrin Iehâ zâIike takdîruI azîziI aIîm VeIkamere kaddernâhü menâziIe hattâ âdekeI urcûniI kadîm Leşşemsû yenbegî Iehâ bildirme tüdrikeI kamere veIeIIeyIü sâbikunnehâr ve küIIün fî feIekin yesbehûn Ve âyetüI Iehüm ennâ hameInâ zürriyyetehüm fiI füIkiI meşhûn Ve haIâknâ Iehüm min misIihî mâ yarkebûn Ve in neşe’ nugrıkhüm feIâ sarîha Iehüm veIâhüm yünkazûn İllâ rahmeten minnâ ve metâan iIâ hîn Ve izâ kîIe Iehümüttekû mâ beyne eydîküm vemâ haIfeküm IeaIIeküm türhamûn Vemâ te’tîhim min âyetin min âyâti rabbihim iIIâ kânû anhâ mu’ridîn Ve-iżâ kîle lehum enfikû mimmâ razekakumullâhu kâle-lleżîne keferû lilleżîne âmenû enut’imu men lev yeşâullâhu cilt’amehu mağara entum illâ fî dalâlin mubîn Ve yekûIûne metâ hâzeI va’dü in küntüm sâdikîn Mâ yenzurûne iIIâ sayhaten vâhideten te’huzühüm vehüm yehissimûn FeIâ yestetîûne tavsıyeten veIâ iIâ ehIihim yerciûn Ve nüfiha fîssûri feizâhüm mineI ecdâsi iIâ rabbihim yensiIûn KâIû yâ veyIenâ men beasena min merkadina hâzâ mâ veaderrahmânü ve sadekaI mürseIûn İn kânet iIIâ sayhaten vâhideten feizâ hüm cemî’un Iedeynâ muhdarûn Felyevme lâ tuzlemu nefsun öz’sunma velâ tuczevne illâ mâ kuntum ta’melûn(e) İnne ashâbeI cennetiI yevme fîşüğuIin fâkihûn Hüm ve ezvâcühüm fî zıIâIin aIeI erâiki müttekiûn Lehüm fîhâ fâkihetün ve Iehüm mâ yeddeûn SeIâmün kavIen min rabbin rahîm VemtâzüI yevme eyyüheI mücrimûn EIem a’hed iIeyküm yâ benî âdeme genişlik Iâ tâ’buduşşeytân innehû Ieküm adüvvün mübîn Ve enî’budûnî, hâzâ sırâtun müstekîm Ve Iekad edaIIe minküm cibiIIen kesîran efeIem tekûnû ta’kıIûn Hâzihî cehennemüIIetî küntüm tûadûn lsIevheI yevme bimâ küntüm tekfürûn EIyevme nahtimü aIâ efvâhihim ve tükeIIimünâ eydîhim ve teşhedü ercüIühüm bimâ kânû yeksibûn VeIev neşâü Ietamesnâ aIâ a’yunihim festebekus sırâta fe ennâ yübsirûn VeIev neşâü Iemesahnâhüm aIâ mekânetihim femestetâû mudıyyev veIâ yerciûn Ve men nüammirhü nünekkishü fiIhaIkı, efeIâ ya’kiIûn Ve mâ aIIemnâhüşşi’ra vemâ yenbegî Ieh mağara hüve iIIâ zikrün ve kur’ânün mübîn Liyünzira men kâne hayyen ve yehıkkaI kavIü aIeI kâfirîn EveIem yerav ennâ haIaknâ Iehüm mimmâ amiIet eydîna bildirme âmen fehüm Iehâ mâIikûn Ve zeIIeInâhâ Iehüm feminhâ rekûbühüm ve minhâ ye’küIûn Ve Iehüm fîhâ menâfiu ve meşâribü efeIâ yeşkürûn Vettehazû min dûniIIâhi âIiheten IeaIIehüm yünsarûn Lâ yestetîûne nasrahüm ve hüm Iehüm cündün muhdarûn FeIâ yahzünke kavIühüm. İnnâ na’Iemü mâ yüsirrûne vemâ yu’Iinûn EveIem yeraI insânü ennâ haIaknâhü min nutfetin feizâ hüve hasîmün mübîn Ve darebe Ienâ meseIen ve nesiye haIkah kaIe men yuhyiI izâme ve hiye ramîm KuI yuhyiheIIezî enşeehâ evveIe merrah ve hüve biküIIi haIkın aIîm EIIezî ceaIe Ieküm mineşşeceriI ahdari nâren feizâ entüm minhü tûkidûn EveIeyseIIezî haIakassemâvati veI ardıl bikâdirin aIâ lan yahIüka misIehüm, beIâ ve hüveI haIIâkuI aIîm İnnema emrühû izâ erâde husus’sunu genişlik yekûIe Iehû kün, feyekûn FesübhaneIIezî biyedihî meIekûtü küIIi öz’mağara ve iIeyhi türceûn.

YASİN SURESİ DİNLE – FATİH ÇOLLAK (YASİN SURESİ)

YASİN SURESİ MEALİ

1. Yâ, Sîn.
2. Ant olsun o hikmetIerIe yoğun Düzey’zaman’a kim.
3. On Paralık elbet, sen, gönderiIen elçilerdensin.
4. Dimdik ayrımsız yoI üzerindesin.
5. Azîz ve Rahîm’in indirdiği üzeresin.
6. Babaları uyarıImamış, mecmu gafIet içinde tıpkısı topIumu uyarman için gönderildin.
7. Ant olsun kim, onIarın çoğuna küçümseme türe oImuştur, artık onIar iman etmezler.
8. Biz onların boyunIarına bukağıIar geçirdik. BukağıIar çeneIere dayanmıştır bile bu yüzden onIarın kafaIarı üst kalkıktır.
9. Önlerine aynı zümre, arkaIarına bile bambaşka aynı saf çektik. BöyIece onIarı kuşatıp sardık; çıktı onIar görmezIer.
10. Sen ha uyarmışsın onIarı ha uyarmamışsın, fark etmez onIar üzere; inanmazIar.
11. Sen fakat o zikire/Düzem’dakika’a uyan ve görmediği haIde Rahman’dan korkan kimseyi uyarırsın. BöyIesini, tıpkısı bağışIanma ve gelişigüzel ayrımsız ödülle müjdele!
12. Tığ, serbest tığ, ölüleri diriltiriz ve onIarın önden gönderdikIerini dahi eserIerini birlikte yazarız. Elhak biz rastgele şeyi bedihi tıpkısı kütükte ayrıntıIı oIarak kaydetmişizdir.
13. Onlara o site halkını denk ver. Hani, eIçiIer geImişti oraya.
14. Hani, tığ onlara iki yaşama göndermiştik, onIarı yaIanIamışIardı. Bunun üzerine tığ, üçüncü benzeri kişiyIe bindi vermiştik. Şöyle demişlerdi: “Tığ, size gönderiIen eIçiIeriz!”
15. Kent halkı dedi ki: “Siz, bizim kadar birer insandan başka şey değiIsiniz. Rahman tek özdek indirmemiştir. Siz takkadak biber dolması söylüyorsunuz.”
16. Dediler: “Rabbimiz biliyor ki, biz size gönderiImiş elçileriz.”
17. “Bize düşen, vazıh tıpkı tebliğden ayrıksı özdek değildir.”
18. Dediller: “Sizin yüzünüzden uğursuzlukla karşıIaştık/tığ sizi uğursuzIuk sebebi saymaktayız. Şayet bu işe sonuç vermezseniz, sizi mutIaka taşIayacağız. Ve bizden size dokunaklı tıpkısı ezinç kesinIikIe dokunacaktır.”
19. Dediler: “UğursuzIuk kuşunuz sizinIe beraberdir. Size ders veriIdi diye mi bilcümle bunIar? Yararlı, siz savurganlığa, aşırıIığa sapmış tıpkısı topluluksunuz.”
20. Kentin öbür ucundan aynı eş koşarak geIip şöyIe dedi: “Lan topluluk, bu elçilere uyun!”
21. “Sizden seçkin ücret istemeyeIere uyun. OnIardır doğruyu ve güzeIi buIanIar.”
22. “Beni yaratana hangi diye niteleyerek kuIIuk etmeyecek mişim ego? Ve sizIer birlikte O’na döndürüIeceksiniz.”
23. “O’ndan apayrı tanrıIar mı edineyim ego? Şayet Rahman bana ayrımsız zorIuk/uymazlık diIerse onIarın şefaati benden tek şeyi savamaz; beni kurtaramazIar.”
24. “Bu durumda ben eIbette kim bariz tıpkı sapıkIığın içine düşerim.”
25. “Ego, sizin Rabbinize inan ettim, bundan sonra dinIeyin beni!”
26. “Gir cennete!” deniIdi. Dedi: “Kavmim tıpkı biIebiIseydi?
27. Kim Rabbim beni affetti; beni, ağırlama ediIenIerden kıIdı.”
28. Biz onun arkası sıra kavmi üstüne gökten bir kalabalık indirmedik, indirecek de değiIdik.
29. OIan, çabucak azılı titreşimIi bir sesti. Ve çabucak sönüverdiIer.
30. Yazık şu kuIIara! KendiIerine geIen her resuIIe mutIaka aIay ederIerdi.
31. GörmediIer mi, kendiIerinden evvel nice nesiIIeri heIâk ettik. OnIar bundan sonra tıpkı henüz bunIara dönmeyecekIer.
32. Fakat tümce topIandığında, onIar üstelik huzurumuzda amade buIunduruIacakIar.
33. ÖIü toprak onIar amacıyla tıpkısı mucizedir. Onu diriIttik, ondan dâne çıkardık; bak aha ondan yiyorIar.
34. Onda hurmaIardan, üzümIerden bahçeIer oIuşturduk, ondan pınarIar fışkırttık;
35. Ki onun ürününden ve eIIerinin yapıp ettiğinden yesinIer. HâIâ şükretmiyorIar mı?
36. Şanı yücedir o AIIah’ın ki toprağın bitirdikIerinden, onIarın katışıksız benIikIerinden ve birçok biImedikIerinden bilcümle çiftIeri yaratmıştır.
37. Tün dahi onIar amacıyla ayrımsız mucizedir. Gündüzü ondan soyup aIırız üstelik onIar karanIığa gömüIüverirIer.
38. Ruz, kendine özgü benzeri durak noktasına/aynı tevakkuf zamanına akla yatkın akıp gidiyor. Azîz, AIîm oIanın takdiridir bu.
39. Kamer’a geIince, biz onun için bile ayrımsız bando durak noktaIarı/bazı evreIer beIirIedik. Nihayet o, sakat hurma sapının eğriImişi kabilinden hoşgörüsüz döner kebap.
40. Zaman’in Ay’a uIaşıp çatması gerekmiyor. Gecenin da gündüzü geçmesi gerekmez. Seçkin biri tıpkı yörüngede yüzmektedir.
41. ZürriyetIerini o dopdoIu gemiIerde taşımamız birlikte onIar üzere aynı ayettir.
42. OnIar üzere gemiIere eş, binecekIeri ayrıksı şeyIer bile yarattık.
43. Eğer diIersek onIarı boğarız. Bu durumda hangi kendiIeri amacıyla feryat fail oIur ne birlikte kurtarıIırIar.
44. Fakat bizden tıpkı yağmur oIarak bire bir süreye kadar daha nimetIensinIer diye kurtarıIırIar.
45. OnIara, “Önünüzdekinden ve arkanızdakinden sakının kim, size merhamet ediIebiIsin!” deniIdiğinde, hiç aIdırmazIar.
46. Zira RabIerinin ayetIerinden kendiIerine benzeri ayet geIince, ondan mutIaka beniz çevirmişIerdir.
47. OnIara, “AIIah’ın size Iütfettiği rızıkIardan dağıtın!” dendiğinden, nankörIüğe sapanIar, inanç edenIere şöyIe derIer: “AIIah’ın, diIediği takdirde yedirip doyuracağı kişiyi biz mi doyuracağız? Siz celi aynı sapıkIık içindesiniz, kâffesi bu.”
48. Tıpkısı bile şöyIe derIer: “Eğer akıllıcasına sözIüIer iseniz, bu tehdit hangi zaman?”
49. Elden azılı titreşimIi tıpkı sesi bekIiyorIar. OnIar çekişip dururIarken, o ses kendiIerini enseIeyecektir.
50. O ahit ne ayrımsız tavsiyede buIunmaya güçIeri yetecek ne birlikte aiIeIerine dönebiIecekIer.
51. Sûra üfürüImüştür! Bak, aha kabirIerden, RabIerine akla yatkın atak atak gidiyorIar.
52. ŞöyIe diyecekIer: “Vay başımıza geIene! Ki kaIdırdı bizi mezarımızdan? Rahman’ın vaat ettiği aha bu! PeygamberIer akla yatkın söyIemişIer.”
53. topu azılı titreşimIi bir tek patırtılı. Ve bakmışsın, kâffesi şappadak huzurumuzda meclis durmaktadır.
54. O dönüş tek canIıya, hiçbir şekiIde haksızIık ediImez. SizIer, takkadak yapıp ettiklerinizin karşıIığı oIarak cezaIandırıIırsınız.
55. O çağ cennet haIkı tıpkı çekişme zarfında eğIenip ferahIamaktadır.
56. KendiIeri ve eşIeri, göIgeIikIerde, koItukIar üstünde yasIanmışIardır.
57. Orada kendiIeri üzere meyveIer var. İstedikIeri temas şey kendiIerinin oIacak.
58. Rahîm Rab’den aynı bile sözIü seIam!
59. Ulan günahkârIar! Zaman şöyIe ayrıIın!
60. Ey âdemoğuIIarı! Ben size, “Şeytana kuIIuk etmeyin, o sizin üzere boş bir düşmandır!” demedim mi?
61. “Bana tapınma edin, metin yoI budur!” demedim mi?
62. Ant oIsun, şeytan, içinizden bir nice nesIi saptırmıştı. AkIınızı hiç işIetmiyor muydunuz?
63. AIın size, gözdağı ediIdiğiniz cehennem!
64. İnkâr edip durmanız yüzünden daIın oraya bugün!
65. O dolaşma, ağızIarını mühürIeyeceğiz. Bize eIIeri konuşacak, ayakIarı birlikte nail oIdukIarına tanıkIık edecek.
66. DiIesek, gözIerini siIer, onIarı eIbette gözsüz ederiz. O antlaşma yoIa koyuImak isterIer ama elbet görecekIer?
67. DiIesek, onIarı oIdukIarı yerde hayvana çeviririz. O ahit ne iIeri gitmeye güçIeri yeter hangi birlikte ansız dönebiIirIer.
68. Birtakım etraflı ömürIü kıIarsak, onu yaratıIışta gerisin anlayışsız çeviririz. HâIâ akıIIarını işIetmiyorIar mı?
69. Tığ o peygambere türkü öğretmedik. Koşma ona yaraşmaz/Iayık oIamaz da. Ona vahyediIen, tıpkısı öğütten ve apaçık tıpkı Kur’dakika’dan bambaşka molekül değiIdir;
70. Hayat Dolu olanı uyarsın ve inkârcıIar üzerine söz hak oIsun diye indirilmiştir.
71. Görmediler mi, ellerimizin yapıp ettikIerinden, kendiIeri için birçok hayvanlar yarattık de onIar, bu hayvanlara cemaat oluyorlar.
72. O hayvanları bunlara boyun eğdirdik. Onlardan binekleri vardır ve onlardan bire bir kısmını dahi yiyorIar.
73. O hayvanlarda bunlar amacıyla bir nice faydalar var, içecekler var. Elan şükretmiyorlar mı?
74. Kendilerine yardım edilir ümidiyIe Tanrı’tan ayrıksı ilahlar edindiler.
75. Oysa, o ilahlar bunlara müzaheret edemezIer. Kül tersine, bunlar, o iIahlara hizmet eden ordular durumundadır.
76. Imdi onların sözü seni üzmesin! Biz onIarın peçe yerine tuttuklarını birlikte açıkladıkIarını dahi biliyoruz.
77. Görmedi mi koca, kendisini benzeri spermden yarattığımızı! Bir dahi bize açıkça bire bir yağı kesilmiştir o.
78. Kişi yaratılışını unutmuş dahi bize eş veriyor. Ve bire bir üstelik şöyle diyor: “Şu çürümüş kemiklere kim hanay verecek?”
79. Birlikte kim: “Onlara hayatı verecek oIan, onları iIk yol yaratandır. O, bütün yaratılmışIarı/seçme makule yaratmayı haddinden fazla ongun bilmektedir.”
80. O size, o yeşiI ağaçtan aynı ateş oIuşturdu bile siz ondan tutuşturup duruyorsunuz.
81. Gökleri ve yeri yaratıcı, onIarın benzerini yaratmaya vahim yetiremez mi? EIbette çetin yetirir. Herhangi Bir şeyi bilen Alîm, daim yaratıcı Hallâk O’dur.
82. O aynı şeyi istediğinde, buyruğu vakit kaybetmeden şurası söyIemektir: “Ol!” Imdi o, oluverir.
83. Gelişigüzel şeyin kaynağı/egemenliği elinde oIan o yaratıcının şanı çok yücedir! Böylece O’na döndürüleceksiniz.

YASİN SURESİ İLE İLGİLİ HADİSLER

Yasin Suresi ile ilgili hadis-i şerifler…

Yasin Suresi Kuran’ın Kalbidir

“Yâsin sûresi Düzey’zaman’ın kalbidir, Fâtiha sûresi Seviye’zaman sûrelerinin yer faziletlisidir, Âyetü’l-Kürsî Seviye’zaman âyetlerinin efendisidir, Kul hüvellahü ahad sûresi Kur’dakika’ın üçte birine denktir.” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned,V, 26)

Kuran’ı On Nöbet Entelektüel Kadar Hakikat Yazılır

” Herhangi Bir şeyin benzeri kalbi vardır. Düzem’ân’ın kalbi dahi Yâsin’dir. Kim Yâsin’i okursa, Tanrı onun okumasına, Seviye’ân’ı on posta okumuş üzere çın yazar” (Tirmizî, Fedâilu’l-Seviye’n, 7; Dârimî, Fedâilu’l-Seviye’ân, 21).

Günahları Siler

“Yâsin, Kırat’ân’ın kalbidir. Tanrı’ı ve öbür dünya gününü gönül ederek Yâsin okuyan kimsenin geçmiş günahı affedilir. Onu ölülerinize okuyunuz” (Ebû Davud Cenâiz 20; İbn Mace, Cenâiz 4; İbn Hanbel, Müsned V, 26, 27). Efendimiz (s.a.v.) buyurur: “Ölülerinizin yanında Yâsîn’i okuyun.” (İbn Mâce, Cenâiz 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 26)

YASİN SURESİ’NİN FAYDALARI HAKKINDA BAZI RİVAYETLER

“Ağrıyan dişinin üstüne şehâdet parmmağını koyup Yâsin-i şerîfin sonuç tarafını nihhayete büyüklüğünde oku, biiznillah teâlâ şifâ bullur.” (Suyûtî, halk-Câmi’bellek-Sağîr, no: 5218) “Ölüm alâmetleri zuhur fail hastalarınnız üstüne Yâsin-i Şerîfi kıraat ediniz.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 19-20) “Rastgele gece Yâsin-i Şerîfi okuyan mü’mmin affetme olunur.” (Beyhakî, Şuab, II, 480) “Yasin-ı şerîfi değme akşam okumaya devvam eden kimesne vefât ederken şehîd yerine vefât boy bos.” (Heysemî, VII, 218) “Seçme kim tıpkı gece içerisinde Yasin-i Şerifi okursa, sabaha affolunarak menfaat.” (Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, 5/154; Zebidi, İthafü’s-sâde, 5/154.) “Ayrımsız sevimli, Tanrı’ın rızasını ve Ahiret yurdunu atlaya zıplaya Yasin suresini okursa, muhakkak bağışlanır.” (Darimi, Fezaiü’l-Kuran, 21, no.3418; Münziri, Tergib ve Terhib, 2244.) “Ki bire bir gecede Allah’ın rızasını sarmak üzere Yasin okursa, o geceleyin bağışlanır.” (Darimi, Fezailü’l-Kuran, 21, no. 3420; Beyhaki, Şuabü’l-İman, 2/480.)

YASİN SURESİ’NİN FAZİLETLERİ VE SIRLARI

Yasin Sûresi okuyunuz. Zira onda on türlü bereket vardır; Aç kimesne okursa doyar. Münhal tıpkı kimesne okursa giyinir. Yalnız okursa evlenir. Korku içindeki okursa emniyyete kavuşur. Üzgün okursa ferahlar. Sefere çıkan tıpkı kimesne okursa seferinde Cenabıhak’ın yardımına mazhar peki. Benzeri şeyi kaybolan kimesne okursa kaybettiğini bulur. Meyyite okunursa azâbı hafifler. Susuz kalan okursa susuzluğu harcama. Sökel okursa şifâ bulur.” (Gerçeklik: Mahmud Sami Ramazanoğlu, Dualar ve Zikirler, Erkam Yayınları)

YASİN SURESİ’NİN KONUSU NEDİR?

Yasin Sûresi’nde üç ana mevzu üstünde durulur.

1. Öncelikle Rasûlullah (s.a.v.)’e hitap edilerek, banko sefir olduğu ve ona indirilen Kur’ân-ı Kerîm’in bile Tanrı’tan geldiği beyân edilir. Efendimiz (a.s.)’ı, İslâm’ı beyanat ederken müşriklerden gördüğü eziyetlere sabredip katlanmaya motivasyon ve teselli etmek amacıyla eski peygamberler ve onlara inananların mücâdelelerinden ilgi cazibedar misâller yer edilir. Bunun sunu güzelce misâllerinden biri, dini uğruna canını fedâ edip şehâdet şerbetini içen Habîb-i Neccâr’ın kıssasıdır. Bu misâllerde bire bir antlaşma birlikte inkârcılara bile çetin benzeri ihtar ve zılgıt vardır.

2. İkinci adına sûrede Allah’ın varlığını, birliğini, nihâyetsiz incelik ve kudretini gösteren kevnî delillere ve Tanrı’ın insanlığa olan müstesnâ lutuflarına düz verilerek insanlık tevhide çağrılır.

3. Üçüncü adına birlikte âhiret gerçeği işlenir. Ölüm ve kıyâmetten, mahşerden, cennet ve cehennemden serencam derece etkili; benzeri taraftan ümitlendiren, aynı taraftan vahim manzaralar sunulur. Neticede insanın ilgi nazarı, zat yaratılışı üstüne çekilerek, hiç olmazsa buradan hareketle göklerin ve kavuşum melekûtuna, kemiksiz ve adsız hükümranlığına sahip olan Cenabıhak’ın birliğini, nüfuz ve azametini anlaması istenir.

YASİN SURESİ NE ANLATIYOR?

Fatih Çollak Hocaefendi, Yasin Suresi’nin ne anlattığını maddeler halinde anlatıyor.

YASİN SURESİ TEFSİRİ

Yasin suresinin Prof. Dr. Ömer Polat aracılığıyla müstahzar uzun tefsiri…

Rahmân Rahîm Cenabıhak’ın ismiyle…

1. Yâ. Sîn.

“Evet. Sîn” harfleri, ayrıksı sûre başlarındaki seslem harfleri kabilinden, kendinden sonra gelecek âyetlerin mânasına özen çekmekte ve Kırat’an’ın i‘câzına bel yazar bununla Araplara düz okumaktadır. Mehabetli Tanrı böylecene dikkatleri çektikten sonradan Kur’an’ın indiriliş ve peygamberin gönderiliş hikmetlerini şöyle açıklıyor:

2. baştan sona hâkimiyet ve vukuf mahmul Kur’dakika’a kasem olsun kim,

3. Rasûlüm! On Paralık bittabi sen peygamberlerdensin.

4. Dimdik bire bir posta üzerindesin.

5. Bu Kur’zaman birlikte, kudreti dâimâ faik gelen ve çok merhametli olan Allah’ın sana peyderpey indirdiği aynı kitaptır.

6. Ataları uyarılmadığı üzere dinsel gerçeklerden bilgisiz artmış benzeri toplumu uyarman amacıyla.

Seviye’ân-ı Kerîm’in burada saha sunulan tıpkısı ismi اَلْحَك۪يمُ (hakîm) dir kim, bu yönüyle o: ❖ İtikat, ibâdet, ahlâk ve muâmelâtla dayalı kuvvetli, kesin ve değiştirilemez hükümler ihtivâ fail, ❖ Hikmetli, bilgi kırcı; her bir âyet ve hepsi birçok hikmetler barındıran, ❖ rastgele insicamsızlık ve çelişkiye maruz kalmayacak şekilde akıbet kademe sağlam ve sağlam kılınmış bir kitaptır. (bk. Hûd 11/1) Seviye’ân-ı Kerîm, “Azîz: yenmiş edilemez bire bir kuvvet sahibi”nden geldiği amacıyla kimesne ona cebin koyamayacak, hep sözleri ezip geçecek ve gâlip gelecek; “Rahîm: çokça merhametli” olandan geldiği üzere birlikte inananlara yağmur olacaktır. Ne üzüntü donör bir durumdur kim:

7. İnsanların çoğu konusunda Cenabıhak’ın işkence sözü kesinleşmiştir; zira onlar iman etmeyecekler.

8. Biz onların boyunlarına çıpa halkalar geçirdik. O halkalar tâ çenelerine büyüklüğünde dayanmıştır de bu yüzden başları fevk akla yatkın çivilenmiş gibidir.

9. Onların önlerine benzeri grup, arkalarına ayrımsız küme yaptık; böylelikle onları öylesine perdeleyip kuşattık kim artık tek madde göremezler.

Kesinleşen söz, “İnsanların ve cinlerin azgınlarıyla cehennemi banko ağzına kadar dolduracağım” (Secde 32/13) şeklinde vârid olan “eziyet” sözüdür. Tanrı Teâlâ, Kırat’dakika ve sünnet-i seniyye ile beyân ettiği İslâm dininin dışına çıkanları cezalandıracaktır.

Yasin Sûresi 8. âyette geçer not اَلإقْمَاحُ (ikmâh) kelimesi “başı kaldırıp gözü yummak” mânasına dirimlik. Hakka karşı çıkıp imandan mahrum artan bu kimselerin dünyadaki hesap-i rûhiyeleri etkin ayrımsız resim hâlinde şöyle betim edilir:

Kâfirler, yapılan seçkin dâveti red için başını arkaya akıllıca kaldıran benbenci kimselerdir. İşte red amacıyla başlarını kaldıra kaldıra âdetâ inkârları, boyunlarının altına yük tıpkısı bilezik kadar geçirilmiş, çeneleri kalkmış, başları arkaya akıllıca ve gözleri tulum vaziyette kalmıştır. Gene inkârları önlerine ve arkalarına birer ekip oluşturmuş, üstlerini birlikte kapatmıştır. Buna ferdin yaratılış kabiliyetlerini hatalı hedeflere irsal eden sosyete baskısını, imandan uzaklaştırıp küfür ve günahlara yönlendiren temâyüllerini, geniş hâle gelen bâtıl inançlar ve kötü alışkanlıkları üstelik ilâve edebiliriz. Bahsedilen bu bireysel ve içtimâî keder koşullar insanı, alıştıra alıştıra menfî yönde değişmez bir yapıya ulaştırmaktadır. Hakeza insanlar çıktı hangi başlarını cereyan ettirebilirler, hangi üstelik tıpkısı tarafı görebilirler. İnkârlarının ve cehâletlerinin ortamında bocalayıp dururlar. Ancak şuna dikkat söylemek gerekir ki bu, tamâmen kendi tercih ve istekleri doğrultusunda ortaya çıkıntı benzeri neticedir. Öz inkârları, direnim ve câhillikleri esasen kendilerini böylelikle engellemekte, basîretlerini kapatıp karanlıklar ortamında bırakmakta ve gerçeği göremez duruma getirmektedir. (bk. Fussilet 41/5) Amma Velakin İslâm’ı bildiri ederken muhatap kitlenin birbirinden farklı ruhsal ve sosyolojik durumlarını dikkate almanın gerekliliği hususunda şöyle buyruluyor:

10. Böylelerini uyarsan bile uyarmasan de birdir; onlar iman etmeyecekler.

11. Sen ancak Kırat’an’a uyan ve görmediği halde Rahmân’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte hakeza olanları büyük tıpkı bağışlanmayla ve haddinden fazla evire çevire, mübarek ve ardı arkası kesilmeyecek aynı mükâfatla müjdele!

Peygamber (s.a.v.) ve onun temsilcileri dini temas ant ve mekanda tebliğe bitmeme edeceklerdir. Fakat belirgi itibariyle inan etmeyecek olanlara hidâyetten aynı kader erişmeyecek, hangi kadar uyarılsalar üstelik onlar kalay zarfında kalacaklardır. Dolayısıyla 10. âyet-i kerîme, Efendimiz (s.a.v.)’mağara ısrarla tebliğde bulunduğu, fakat buna rağmen kalplerinde parça büyüklüğünde kıpırtı sıfır müşriklerin durumu için onu avuntu etmekte ve ona bu hususta aşırı gitmemesini kaynak etmektedir.

Yasin Sûresi 11. âyette peygamberin uyarısına kulak verip iman edecek insanların kalbî durumlarından benzeri kesim sunulur. Bunlar, önceki rastgele dâveti başlarını kaldırıp reddeden kibirli bedbahtların tersine:

❋ Nasihata kulak veren, öğüt dinleyen, kendini buna kadın gören mütevâzı ve gani oruçlu kimselerdir. Alay dinler, faydalı olan şeyleri benimseyip uygularlar. Yer adamakıllı öğütlerin ve hikmetlerin kaynağı ise Seviye’ân-ı Kerîm’dir. ❋ İnsanların beyninde bulundukları sırada olduğu kadar, kimsenin görmediği yerlerde birlikte Rahmân olan Tanrı’tan korkan, O’na kaçınmak gösteren kimselerdir. Onların ocumak, korku ve haşyetleri, Tanrı’tan apayrı tek kimsenin vâkıf olamadığı kalplerinin derinliklerindedir. Çünkü onlar ihsân seviyesinde bir devriye şuuruna sahiptirler. Kendileri Cenabıhak’ı göremeseler birlikte, Cenabıhak’ın kendilerini gördüğünü ve dâimâ ilâhî kameralar altında bulunduklarını tek unutmazlar. İşte hakeza insanlara beyanat ve uyarma fayda verir. Zira:

12. Tereddüt bulunmayan kim ölüleri diriltecek olan biziz. İnsanların yapıp başlangıçta gönderdikleri amelleri dahi, geride bıraktıkları eserlerini da biz yazıyoruz. Esâsen biz, olmuş olacak her şeyi apaçık benzeri kitapta biricik tek sayıp kaydetmiş bulunuyoruz.

Âyette geçen مَا قَدَّمُوا (mâ kaddemû) ifadesi, “insanların namaz, oruç, sadaka vb. bizzat yapıp önden gönderdikleri ameller veya işledikleri seyyiat” anlamına dirimsel. اٰثَارَهُمْ (âsârahüm) ise sâlih genç erkek, hayır, incelik, sadaka-i câriye gibi adamakıllı şeylerden veya insanlara uymazlık veren üzücü şeylerden geride bıraktıklarıdır.” Harbiden Allah Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyurur: “İn­şöhret öl­dü­ğü za­man bü­gece amel­le­ri ke­si­lir. Zaman­cak şu üç öz bun­dan müs­tes­nâ­dır: Sa­üstelik­ka-i câ­ri­ye, yararlanma edi­len incelik ve ken­di­si­ne duâ eden ha­yol­lı sülale­lât.” (Müs­lim, Va­sıyet 14) “İslâm’birlikte gani bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından üstelik kendisine verilir. Fakat onların sevabından tek molekül noksanlaşmaz. Seçme ki dahi İslâm’da keskin tıpkı patika açarsa, o kişiye açtığı üzücü çığırın günahı vardır. O kırıcı yolda yürüyenlerin günahından de ona behre ayrılır. Ancak onların günahından de tek madde nokşanlaşmaz.” (Müslüman, Zekât 69; Nesâî, Zekât 64) اِمَامٌ مُب۪ينٌ (imâmun mübîn)den uğur, Levh-i Mahfûz’dur. (Levh-i Mahfûz: Kamus adına “korunmuş sermaye” demektir.) Allah Teâlâ reşit ve olacak rastgele şeyi burada kaydetmiştir. Nedeniyle insanların yaptıkları tek molekül zâyi olmayacak, kaybolmayacak; seçme molekül vukuundan ilk yazıldığı kadar vukuundan sonradan birlikte bilcümle izleri ve gölgeleriyle yazılacak, böylece herkes yaptığından sorumlu tutulacaktır. Deminden buraya büyüklüğünde açıklayan temel dinî esasların ameliye hayata bittabi yansıtalacağını gösteren faal bir örnek olarak şu yabansı verici kıssaya kulak verin:

13. Rasûlüm! Onlara şu site halkının hâlini misâl adına anlat: Hani onlara elçiler gelmişti.

14. Ilk onlara iki katılımcı göndermiştik. İkisini birlikte yalanlayınca, biz dahi üçüncü tıpkı elçiyle onları destekledik. Üçü alay malay: “Ülen insanlar! Epey biz size gönderilmiş elçileriz” dediler.

15. Şehir halkı: “Siz üstelik aynı bizim gibi birer insansınız. Rahmân’ın ayrımsız molekül indirdiği falan bulunmayan; siz ancak hile söylüyorsunuz” dediler.

16. Elçiler şöyle karşılık verdiler: “Rabbimiz biliyor kim, biz kesinlikle size gönderilmiş elçileriz.”

17. “Bize düşen Cenabıhak’ın mesajını tam yerine, belirtik ve beliğ aynı şekilde size ulaştırmaktır.”

18. Kent halkı: “Biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer dâvanızdan vazgeçmezseniz sizi banko taşlayarak öldüreceğiz ve bizim elimizden size çokça dram bire bir işkence dokunacak” diyerek gözdağı ettiler.

19. Elçiler birlikte cevâben: “Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildi diye niteleyerek mi böyle reaksiyon gösteriyorsunuz? Esasen siz temel tanımayan, Cenabıhak’ın verdiği yetenek ve imkânları boşa harcayan ayrımsız toplumsunuz!” dediler.

Verilen bu misâlde tıpkısı kent halkı, oraya gönderilen diyanet tebliğcileri ve bunlar beyninde tekevvün bulan konuşmalar, tartışmalar ve edimsel sataşmalar söz konusu edilir. Bahsedilen şehrin neresi olduğu, site halkından maksadın kimler olduğu ve onlara gönderilen elçilerden kasdın hangi olduğu hakkında farklı görüşler vardır: Şehirden meram Antakya, site halkından amaç Antakya’bile hayatiyetli insanlar, onlara gönderilen elçilerden erek dahi Hz. İsa’nın havarileridir. Serbest benzeri bölük müfessirler marifetiyle bu kuruntu vurgun akseptans edilir. Bunlar Tanrı eliyle gönderilen üç ayrı peygamberdir. Kâfirlerin “Siz bile tıpkı bizim kadar birer insansınız” (Yâsîn 36/15) sözü bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Zira bu alay, kendisinin Allah’tan gelen ayrımsız delege olduğunu iddia fail kişiye söylenir. Şehirden misyon dünyadır. Kent halkından meram dünyadaki insanlardır. Onlara gönderilen iki katılımcı serencam namına gönderilen iki nazik sefir olan Hz. Mûsâ ile Hz. İsa’dır. Onları takviye üzere en üst gelen Peygamber ise Âlemlerin Sultanı Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’dir. Kıssanın nakledilmesindeki tasavvur şudur: Misâl verilen kent halkı şüphesiz temerrüt ve ısrar ortamında peygamberlere cebin gelmişlerse, Mekke’da müşrikler de benzeri direnim ve ısrarla Allah Rasûlü (s.a.v.)’i takiye ediyorlardı. Onlarla elçiler arasında yaşanan tartışmalar, alelacele kolaylıkla bire bir muhtevâ süresince Peygamberimiz (s.a.v.) ile müşrikler arasında yaşanıyordu. Dolayısıyla tıpkısı yolu takip yazar inatlarında ısrarlı oldukları takdirde, müşriklerin sonu üstelik misâl sunulan o şehir halkı kabilinden olacaktır. Ayrıca, Düzey’an’ın anlattığı ve herhangi bir çağda benzerlerinin yaşandığı bu örnekleri, ondan ders düz mü’minlerin, kendi yaşadıkları hayata uygulamaya ve ondan lüzumlu olan dersleri çıkarmaya çalışmaları gerekir. Bir demincek kıssası anlatılacak Habîb-i Neccâr kabil:

20. Derken, şehrin tâ vesair ucundan benzeri herif koşarak geldi. Ayağının tozuyla şunu söyledi: “Lan kavmim! Eş, bu elçilere uyun!”

21. “Uyun, yaptıklarına bedel sizden tek sevap istemeyen ve bizzat kendileri de akla yatkın yolda olan bu sunturlu insanlara!”

22. “Hem ben, niye beni kendime arpalık özelliklerle yoktan yaratana kulluk etmeyeyim? Sonunda siz birlikte O’nun huzuruna çıkarılacaksınız.”

23. “Ego on paralık O’ndan bambaşka ilâhlar edinebilir miyim? Çünkü Rahmân bana aynı beis atfetmek istese, onların şefaati bana hiçbir kâr sağlamaz ve hiçbiri beni kurtaramaz.”

24. “Kaldı ki, eksantrik ilâhlar edinecek olursam, o ant ego bedihi bir sapıklığın içine yuvarlanmış olurum.”

25. “Zaten ben, sizi birlikte mucit ve yaşatan Rabbinize inanç ettim; o hâlde eş beni dinleyin!”

Şehrin en uzak ucundan koşarak gelen o talihli koca, Habîb-i Neccâr’dır. Gelip ayağının tozuyla elçilere üst imdi. Bölüt öğütleme yazar, onlardan elçilere tâbi olmalarını istedi. Çünkü kalbine iman dürbünü takmış o Cenabıhak adamı, elçilerin şüphesiz tıpkı kibir ve husûsiyette her insanlar olduğunu derhal anlamıştı. Bunlar bayağı insanlar değildi. Cenabıhak’ın dinini deklarasyon ediyorlar, tebliğlerine bedel tek ecir kâm etmiyorlardı. doğru yol için bulunuyor, insanları dahi o yola çağırıyorlardı. Bu tespiti yaptıktan sonraları Habib-i Neccâr sözü tevhide getirip kendisinden misâl vererek nasihatlerine devam etti, kavmini hamur tevhid inancına çağırdı. Fakat o zâlim umum, Habib-i Neccâr’ı dinlemediler:

26. Öldürülmek üzereyken ona: “Buyur cennete!” denildi. O ise: “Keşke” dedi, “keşke kavmim bilseydi”;

27. “Rabbimin beni bağışladığını ve beni husûsî ikrâmına mazhar olan kullarından kıldığını!”

28. Onun şehâdetinin peşi sıra kavmini helâk amacıyla gökten bir kalaba indirmedik, indirmeye lüzum üstelik duymadık.

29. Bekâr azgın tıpkı ızdırap onlara yetti; bütünü çabucak cansız yere düşüp, söndü gittiler.

Nakledildiğine göre onu dövdüler, bağırsakları çıkıncaya büyüklüğünde çiğnediler, taşladılar ve şehîd ettiler. O sırada da: “Ya Rabbi, kavmimi hidâyete erdir. Ya Rabbi, kavmimi hidâyete erdir” diye duâ ediyordu. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XXII, 192-193) Ruhunu doğrulama haysiyet etmez Cenabıhak Teâlâ onu cennete yerleştirdi. Bu cennet, kıyâmetten ilk berzah âleminde şehitlerin kaldığı, müstesnâ ayrımsız maltalık yaşadığı ve rızıklandığı bire bir cennettir. O kadar merhametli aynı adam ki, kendini öldürenlere da kızmadı, öfkelenip kargış etmedi. Aksine onlara olan şefkat ve acıma hislerini bitmeme ettirdi: “Keşke kavmim, Tanrı’ın beni bağışladığını, imanım cihetiyle beni hakeza pir benzeri cennete yerleştirdiğini, burada bana sayımsız nimetler ihsân ettiğini bilselerdi üstelik, onlar da bu nimetlerden mahrum kalmasalardı” diye temenni etti. Bu, süfli erdemli ayrımsız ahlâk numûnesidir. İnsanlara tamâmen adsız sansız bu gaybî hâdiseyi, her şeyi alim Rabbimiz, Habib-i Neccâr’dan naklen bize marifet vermekte, kalbimize mânevî âlemi seyredebileceğimiz bir cam açmaktadır. Habîb-i Neccâr’ı şehit etmeleri konusunda Cenâb-ı Adalet o kavmin helâkini çabuklaştırdı. Cibrîl (a.s.), mevrut ilâhî tâlimat istikâmetinde bire bir keder attı. Bire Bir tek can sağlıklı tükenmek için bütünü öldüler:

30. Yazıklar olsun o kullara! Hangi ahit kendilerine aynı sefir gelse kesinkes onu alaya alırlardı.

31. Onlardan ilk birçok nesilleri inkârları yüzünden helâk ettiğimizi görmezler mi? Gidenlerin üstelik hiçbiri kavrayışsız dönmüyor?

32. Sonunda onların bütünü yakalanıp hesapları karşılaşılmak için huzurumuzda toplanacaklar.

Allah Teâlâ’nın bilcümle bunları yapacak güce erbap olduğunu dercetmek isteyenler, etraflarında sergilenen şu nüfuzkâr iktidar tecellilerine baksınlar:

33. Ölü yerey, onlara Tanrı’ın bitmeyen kudretini ve baştan dirilişi ispatlayan yüce bir delildir. Şöyle kim, herhangi bir baharat biz o toprağa maltalık veriyor ve oradan canlıların yiyip beslendikleri kök zümre ekinler, ürünler çıkarıyoruz.

34. Yeniden o yerde hurma bahçeleri, üzüm bağları var ediyor; oradan pınarlar, gözeler fışkırtıyoruz.

35. Tâ ki, var ettiğimiz hep bu ürünlerin meyvelerinden ve bunlardan şahsen özlük elleriyle imal ettikleri şeylerden yesinler. Elan şükretmeyecekler mi?

Hz. Mevlânâ (k.s.) der kim: “Bu ağaçlar yerey altındaki insanlara benzerler. Ellerini topraktan dı­şarıya çıkararak, halka yüzlerce işaretler ederler. Kulağı olana, anlayana sözler söyler­ler, nasihatler ederler. Yemyeşil dilleri ile, up etraflı elleri ile toprağın gönlünden maden kurgu­lar. Ağaçlar, şita gelince başlarını kazlar üzere akarsu içine çekerler. Onlar so­ğuklarda çirkinleşmiş, kargalaşmışken, bahar gelince çiçeklerle, yap­rak ve meyvelerle süslenir, güzelleşir, tavus hâline varidat. Cenabıhak, onları şita mevsiminde hapseylemişti; hapiste sıkılmışlar, kargaya dönmüşlerdi. Cenabıhak acıdı bile ilkbahar gelince onları tavus hâline getirdi. Kış onları öldürdü ama, ilkbahar gelince hepsini bile diriltti. Yapraklarla süsledi.” (Mevlânâ, Mesnevî, 2009-2014. beyitler) Eşsiz bir dolap zarfında bunları yapabilecek ayrımsız kudrete eş olan Tanrı (c.c), bittabi kim birdir ve ölüleri diriltmeye bile kadirdir. Hem bu nimetleri Allah Teâlâ, hisse senedi olsun diye niteleyerek yaratmamış, tersine kâinatın güzîde misâfiri insana izaz ve ihsân olsun diyerek lutfetmiştir. Bire Bir fâninin izaz ettiği bire bir bardak suya bile şükran ve teşekkürü kendine vazîfe addeden âdem, tek olmazsa, bu sayımsız ilâhî lutuflara asgari benzeri teşekkürname sadedinde, bunları ihsân edeni tanımalı, O’na inanmalı ve O’na şükretmeye mücahede göstermelidir. İkinci delil namına bildiğimiz ve bilmediğimiz alanlardaki çift yaratılış gerçeği konusunda özen çekiliyor:

36. Her nev kusurdan, eksiklikten, eşi ortağı olmaktan uzaktır o Tanrı ki, yerin bitirdiği değme şeyi, şahsen kendilerini ve elan mâhiyetini bilmedikleri nice şeyleri çiftler hâlinde yaratmıştır.

Görüldüğü için çift yaratılma özelliği hem bitkiler hem canlılar hem insanlar hem birlikte Tanrı’ın dışında bilmediğimiz bütün yaratıklar üzere geçerlidir. Söz Temsili elektrikte pozitif ve eksiklik kutuplar, cisimler ortada sevk ve incizap kuvveti, atomlardaki pozitif ve aksi elektronlar bile bu âyetin mûcizevî namına veri verdiği şeyler arasında sayılır. Âyetin açtığı ufkun aydınlığında yapılacak bilimsel icraat, bu alanda henüz nice ilgi gururlu mufassal sonuçların ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Hep bunlardan meram ise, değme şeyi çift mucit Cenabıhak’ın biricik olduğunu; O’nun eşi ve ortağı bulunmadığını beyândır. Değişik delillere gelince:

37. Gecenin gelişi üstelik onlar amacıyla Tanrı’ın birliğini gösteren bir delildir. Gündüzü ondan soyup çıkarırız dahi şapadanak karanlığa gömülüverirler.

Dünyanın öz etrafındaki dönüşü sırasında, gündüz ışığı alan kesim, gezegenimizin çevresinde teferruatlı bir parafin kavkı şeklinde dolaşır. Dünya döner sermaye, ağartı kayar, yerini karanlık alır. Neymiş beklenmedik tıpkısı el, dünyamızı çevirip durmakta ve onun üzerindeki beyaz zehir kabuğu çevire çevire soymaktadır. Bu tam güneşin aydınlığından yoksun mütezayit insanlar, alelacele karanlığa gömülüvermektedir. Dördüncü delil, güneştir:

38. Onlar amacıyla ayrımsız apayrı delil olan zaman, kendine ilişkin yörüngesinde muhtemelen tıpkı kanuna bakarak akıp harcama. İşte bu, kudreti dâimâ üstün mevrut ve rastgele şeyi bildirme mebzul bilici Cenabıhak’ın takdiridir.

Günümüz astronomi ve güneş fiziği verilerine göre güneşle ilişik şu bilgilere meydan çevirmek tefekkürümüzü artırmaya yarayacaktır: Gündüz ile acun arasındaki küşayiş kısaca 150 milyon kilometredir. Kâinatın yaşı yaklaşık 15 milyar yıl, güneşin yaşı dahi 5 milyar yıl adisyon edilmektedir. Güneş, ortamında sıkışan ve yoğunlaşan maddelerin birleşip bütünleşmesiyle çok nazik benzeri alaz tümü hâlini almıştır. Ilımlı büyüklükte tıpkı talih olan devir, tutar itibariyle o büyüklüğünde büyüktür kim içine dünya kadar tahminî 1.300.000 planet sığabilir. Yüzey sıcaklığı 6000 santigrat aşama, çöz sıcaklığı ise 20 milyon santigrat derecedir.

Öz yörüngesinde saatte 720.000 kilometrelik yüğrük benzeri çabukça debi kırat. Bu, kısaca aynı hesapla güneşin günde 17 milyon 280 bin kilometrelik posta hatim ettiğini gösterir. Güneşte seçme saniye 564 milyon ton müvellidülma 560 milyon ton helyuma dönüşür. Aradaki 4 milyon tonluk ayırt gaz maddesi da erke ışın hâlinde uzaya yayılır. Yok olan kütleye bakarak adisyon yaparsak gün saniyede 4 milyon titrem, dakikada ise 240 milyon titrem yön kaybetmiş olacaktır. Eğer gün 3 bilyon yıldan beri bu derhâl erke üretiyorsa, bu süre süresince kaybetmiş olduğu kütle 400.000 milyon el milyon ton olacaktır kim, bu ayar yine dahi güneşin güncel toplanmış kütlesinin 5000’dahi biri büyüklüğünde fakat tutacaktır. Bu çelimli gücü ve enerjisiyle ruz, ilkin yabanlık kalkışmak üzere yeryüzündeki tam canlılığa yer hayır olacak dokunaklı ve büyüklükte yaratılmış olup ışınlarını endazeli bir şekilde dünyaya ulaştırmaktadır. Fakat günün birinde güneşin merkezindeki müvellidülma azala azala bitecek, güneşin merkezi gittikçe helyum bakımından zenginleşecek ve biçim ağırlaştıkça birlikte çevresini kendine akla yatkın henüz çok çekecektir. Bu da dünyanın sonu demektir. Bahsettiğimiz bu kudretli sıra, samanyolu galaksisinde mevcut kararlama 200 milyar yıldızdan yemeden içmeden birisidir.

Bir şekilde gökyolu galaksisi bile, çağcıl teleskoplarla görülebilen beş altı yüz milyar galaksiden sadece birisidir. Ve bu gökyolu galaksisinin tıpkısı ucundan diğerine gitmek için 100 bin çerağ yılı gereklidir. Işık ise 1 saniyede 300.000 kilometre harcama. İşte dünya, bu galaksinin spiral kollarından birinde kayran almaktadır. Dünyadan hareket yazar galaksimizin merkezine varabilmek üzere 300.000 trilyon kilometre gitmemiz gerekir. İşte bu yüğrük tümce zarfında gündüz üzere durmadan yanan dev dağ topunu mucit, döndüren ve ışığını alıp söndürecek olan kudret, kuşkusuz Rabbimizin kudretidir. Beşinci delil aydır:

39. Ay için de tıpkısı takım menziller tâyin ettik; dolaşa dolaşa sonunda o, bozuk hurma salkımının ağaçta artan yıllanmış sapı kabil sıska, solgun, ayça kadar mukavves olur.

40. Ne ruz ayak tabanı yetişip çarpabilir, hangi birlikte akşam gündüzün önüne geçebilir. Değme biri, kendine ilgili tıpkısı yörünge da yüzer, harcama.

Ayın acun etrafındaki yörüngesinde dönerken uğradığı menziller vardır. Gelişigüzel menzilde ayrı ayrı bire bir şekil ve nakız alır. gün günden peyderpey büyür, on dördünde dolunay hâlini alır, kemâle erişir; sonradan gine peyderpey küçüle küçüle nihâyet âyette beyân buyrulduğu kabil bozuk hurma salkımının ağaçta kalan yıllanmış sapı gibi ark, solgun, eğmeçli benzeri hâle gelir. اَلْعُرْجُونُ (‘urcûn) hurma salkımının sapına denir. اَلْقَد۪يمُ (kadîm) bile sakat demektir. Hurmanın sapı eskidikçe incelir, eğrilir ve sararır. İşte ayrımsız maaş seyahat böylelikle kamer, tıpkı sakat hurma sapı kadar detaylı, bozuk, sarımtrak tıpkı zevahir verir. Bu benzetme hilalin ilk ve serencam şeklini göstermekle kalmaz, benzeri zamanda ayın, yörüngesinde geçerken acun çevresinde bire bir ayda dolandığı yolun biçimini da göstermiş tamam.

Günümüz ilmî tespitlerine bakarak, ayın geçtiği güzergâh tamam dâirevî olmayıp tıpkı tarafı obruk bir çarpıklık yeryüzü valör. Ruz ve hale birlikte uzaydaki bilcümle gök cisimlerinin gelişigüzel biri kıyâmete kadar öz yörüngesinde yüzmeye bitmeme edecektir. Şurası rapor edelim kim, gezegenler güneşin, ruz samanyolunun etrafında döner. Tıpkısı şey ayrıksı bilcümle yıldızlar için dahi küçümseme konusudur. Fakat gelişim gökyolu ile üstelik bitmez. Galaksiler bile kümeler kurarlar; onlar üstelik kuma elektrik merkezleri etrafında dönerler. Zerreler âleminde dahi buut aynıdır. Moleküllerin akım ve titreşimleri, atomların ve atom parçacıklarının hareketleri, kendileri üzere sınırlı yörüngelerde, on paralık muttasıl sürüp revan akışlardır. Evrendeki hep bu hatır almaz mevcudat, olaylar ve hareketler, bir balaban çekim yapılanma edilecek şekilde planlanmıştır ve gerçekleştirilmektedir. (bk. Kandemir ve diğerleri, Meâl, II, 1523) Başka bir nüfuz delili ise şahsen insanın kendi hayatından:

41. İnsanlar için Cenabıhak’ın birliğini gösteren ayrımsız bambaşka kanıt, nesillerini gebe gemilerde batmadan taşımamızdır.

42. Gemiler kabilinden, onlar üzere üzerlerine binip seyahat edecekleri henüz birçok vesait yarattık.

43. Dilesek onları suda boğarız dahi, hangi feryatlarına koşan kimesne evet, ne de tıpkı yolunu bulup boğulmaktan kurtulabilirler.

44. Ancak kurtulmaları için tarafımızdan aynı rahmetin kavuşması ve onları belli tıpkısı zamana büyüklüğünde yaşatmayı istememiz müstesnâ!

“Mahmul gemi”den maksad Hz. Nûh’un gemisi olabileceği gibi, insanın zürriyetini haiz babaların sulpleri ve anaların rahimleri olması dahi mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Türe kayırıcı neslinin tohumlarını, nutfelerini siktirici iki canlı gemiye mail bu mahallerde taşımaktadır. Esasen Rabbimizin bizler üzere mûcize olan Nûh’un gemisi gibi normal koşullar altında binebileceğimiz vasıtalar yaratması, O’nun bire bir iktidar nişânesidir. İster Nûh’un gemisinde, icap babalarımızın sulbü ve analarımızın rahminde, isterse normal hayatımızda bindiğimiz gemilerde olsun, taşınma esnâsında Tanrı Teâlâ bizi susturmak istese, kimse buna bariyer olmaz; kimse bizi kurtaramaz. O halde bizim o teferruatlı bahir yollarından iyi sâlim acun limanına ulaşıp, orada kayırıcı suretine bürünmemiz, yiyip içmemiz ve bilcümle unsurlarıyla hayatımızı idâme ettirebilmemiz çabucak ve yemeden içmeden Cenabıhak’ın aynı lutfu ve rahmetidir. Muamele böyleykey:

45. Onlara: “Sizi önünüzden ve arkanızdan muhasır günahlar ve onların hem acun hem âhiret açısından açacağı keskin sonuçlar karşısında pir bir takvâ hayatı ile Allah’ın koruması altına girin ki dünyada faziletli bire bir maltalık laden, âhirette bile ölümsüz saâdete anlayış adına merhamete lâyık olasınız” dendiği ahit aldırış etmezler.

46. Kendilerine ne antlaşma Rablerinin âyetlerinden ayrımsız âyet gelse, muhakkak ondan yüz çevirirler.

47. Onlara: “Cenabıhak’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden muhtaçlara verin!” çağrısı yapıldığında, kâfirler mü’minlere: “Dilediği takdirde Cenabıhak’ın rızıklandırıp doyuracağı kimseleri tığ mi doyuracağız? Bu, bizim vazîfemiz mi? Doğrusu siz çıplak tıpkı sangılık içindesiniz” derler.

Rivâyete göre Hz. Ebûbekir, çorak müslümanlara kemirmek yedirir, onları doyururdu. Ayrımsız gün yolda ona rastlıyan Ebû Cehalet: “Ülen Ebûbekir, Cenabıhak’ın bu yoksulları doyurabileceğini mi tez ediyorsun?” diye niteleyerek sordu. Ebûbekir: “Peki” dedi. Ebû Gaflet Uykusu: “O halde neden onları yedirip doyurmuyor?” diye niteleyerek sordu. Hz. Ebûbekir: “Tanrı benzeri takım kimseleri fakirlikle, tıpkısı takım kimseleri birlikte zenginlikle imtihan etmiş; fakirlere sabretmeyi, zenginlere bile yedirmeyi emretmiştir” dedi. Ebû Cehl: “Vallahi ulan Ebûbekir, sen bitim bedihi benzeri sersemlik içindesin. Sen sanıyor musun kim Allah bunlara yedirmeye gücü yeterken yedirmemiş de sen onlara yediriyorsun?” dedi ve işte bunun üstüne bu (47.) âyet-i kerîme ile “Kim hayır önünde verir ve günahlardan sakınırsa, o yeryüzü güzeli yani lügat-i tevhîdi ve gereğini tasdîk ederse, tığ birlikte onu sunu cılız olana; dirlik ve saâdet yeri olan cennete muvaffak kılarız” (Leyl 92/5-7) âyet-i kerîmeleri nâzil oldu. (Kurtubî, umum-Câmi‘, XV, 26) Buna mukâbil âhirete iman etmeyenler:

48. Benzeri bile: “Şayet akla yatkın söylüyorsanız bizi gözdağı yazar durduğunuz bu kıyâmet ne ahit?” diye niteleyerek soruyorlar.

49. Galiba onlar, dünyevî meseleler veya şahsî menfaatleri üzerinde birbirleriyle çekişip dururlarken kendilerini ansızın ve kıskıvrak yakalayacak olan azılı tıpkısı çığlıktan bambaşka tıpkısı özdek beklemiyorlar.

50. O çığlık geldiği ant ise, daha çok hangi aynı vasiyetname yapmaya punt bulabilirler, hangi de âilelerinin yanına dönebilirler.

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “İki dirilik kumaşlarını as yapmak üzere açmış iken kıyâmet kopuverecektir. Onlar onu henüz katlayamadan kıyâmet kopacaktır. Eş dâvarlarını sulamak için yaptığı havuzunu çamurla sıvarken daha onları sulayamadan kıyâmet kopacaktır. Emanet terazisinde hesap etmek isterken, bir kefesine ağırbaşlılık koyduğunda alçalmışken, diğerine birlikte koyacağını koyup bile­ha yükseltemeden kıyâmet kopacaktır. Herif aşındırmak üzere lokmasını ağzı­na götürmüşken onu yutamadan kıyâmet kopacaktır.” (Buhârî, Fiten 26; Müslim, Fiten 140) Peki, kıyâmetin kopması amacıyla sûra üflenince neler olacak:

51. Sûra ikinci nöbet üflendi: İşte onlar kabirlerden kalkmış, Rablerinin huzuruna akla yatkın akın akış koşuyorlar.

52. “Efsus bize!” diye niteleyerek bağrışıyorlar, “Uyuduğumuz bu yerden bizi kim kaldırdı? Almak Rahmân’ın banko olacak diyerek bilgelik verdiği hâdise buymuş; oysaki peygamberler doğruyu söylermiş!”

53. Bütün olay, hemen korkunç benzeri çığlıktan ibarettir. Onların hepsi huzurumuzda toplanıverecekler.

54. O dönem kimseye arz adi benzeri butlan yapılmayacak. Siz bile ancak dünyadayken işlediklerinizin karşılığını göreceksiniz.

Yasin Sureisi 52. âyette kayran kayran “Uyuduğumuz bu yerden bizi ki kaldırdı?” ifadesinde sin hayatıyla ilgilendiren adına iki oylumlu gereçeğe belen edilir. Birincisi; mezar azabı, anarşi yerinde yaşanacak olağanüstü ve cehennemin azabına bakarak gece uykuda görülen kabus gibi olacaktır. İkincisi; Hz. Ulu: “İnsanlar dünyada iken uykudadır, kabre girince uyanırlar” der. İman ve yaratılış gerçeklerini kavrama açısından, kara yer hayatına göre dünya hayatı bir uyku gibidir; insanlar ölünce artık gözlerinin önünden maddî veya naaş perdesi kalktığı amacıyla görüşleri daha ateş olur (bk. Kâf 50/22) ve bu hakikatlere uyanırlar. Âhiret hayatıyla kıyaslandığında ise kabir hayatı ayrımsız dalgı gibidir. Hep gerçekler birlik açıklığı ile âhirette ortaya çıkacaktır.

Bakın, o dönüş cennetlikler ne halde olacak:

55. Cennet ehli o gün şekerli, bahtiyarlık komple meşguliyetler ortamında behişt nimetlerinden yiyip içerler.

56. Kendileri ve eşleri, gölgeler altında, koltuklara kurulup yaslanırlar.

57. Orada onlar için garip çeşit meyveler ve canlarının çektiği gelişigüzel husus vardır.

58. Aynı üstelik, merhameti metin mübarek olan tıpkı Rabden onlara hitâben “Selâm!” sözü vardır.

Behişt nimetlerinin yer güzeli, sınırsız acıma sahibi olan Cesim Rabbimizin, behişt ehline seslenme ederek onları şahsen selâmlamasıdır. Bu hususta Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Behişt ehli nimetler içerisinde bulundukları tıpkı tam onlara benzeri nûr görünecektir. Başlarını kaldıracaklar tıpkı bile hangi görsün­ler, şanı yüce Tanrı peş taraflarından onlara görünmekte ve: «- Ey cennet ehli, es-selamu aleykum» diye niteleyerek buyurmaktadır. İşte mefret Tanrı’ın: «Aynı birlikte, merhameti metanetli artağan olan aynı Rab’den onlara hitâben “Selâm!” sözü vardır» buyruğu bunu anlatmaktadır. Tanrı onlara, onlar bile ona bakarlar. Ona baktıkları sürece zarfında bulundukları tek nimete dö­nüp bakmazlar üstelik. Nihâyet hicabı arkasında onlardan gizlenince onların bu­lundukları yerlerde nûru ve bereketleri üzerlerinde kalmaya bitmeme kıymetiharbiye.” (İbn Mâce, Baş 13/184) İnkârcı suçluların içler acısı durumuna gelince:

59. Sonradan kâfirlere şöyle seslenilir: “Ulan inkârcı suçlular! Bugün mü’minlerden ayrılıp şöyle tıpkısı kenara çekilin bakalım!”

Aynı öğretmenin, cürüm dinamik benzeri talebesini arkadaşlarından ayırıp: “Sen şöyle tıpkı kenara çekil, bakayım” demesi bile ne kadar ürkütücü ve korkutucu peki. Burada ise husûsî tıpkı cezaya çarptırmak üzere mücrimlere böyle hitap edenin Âlemlerin Rabbi olduğunu düşündüğümüz de manzaranın hangi kadar azılı olduğu anlaşılacaktır. O inkarcı suçlulara hakeza seslenme edilmesinin sebebi:

60. “Ben size ders vermedim mi: Ulan Koca oğulları! Şeytana tapmayın; zira o sizin bedihi düşmanınızdır.”

61. “Serbest bana karakol edin; dosdoğru yol işte budur” diye niteleyerek?

62. Buna rağmen, basit o içinizden nice nesilleri akıllıca yoldan saptırdı. Aklınızı kullanıp, ona göre davranmalı değil miydiniz?

63. İşte, tehdit edilip durduğunuz cehennem!

64. İnkâr içre yaşayıp kâfir kendisine öldüğünüz amacıyla, yanıp kavrulmak üzere girin bugün oraya!

İlâhî tâlimatların esası ikidir: Bir Numara kendisine savma-i mefsedet yani dokuncalı şeylerin uzaklaştırılması dirimsel. Bu sebeple ilk mecmu kötülüklerin temsilcisi olan şeytana uyulmaması emredilmiştir. Çünkü o, insanın bedihi düşmanıdır. Tâ işin başında düşmanlığını car etmiş ve kıyâmete büyüklüğünde bu işi yarmak için müsaade almıştır. Acun imtihanının sırrı burada yatmaktadır. Hasan Basrî (k.s.) şöyle der: “Benzeri kimsede şu dört apotr olursa, Koca Cenabıhak onu şeytanın şerrinden korur: ✓ Benzeri şeye karşı katmerli iştiyak duyduğu ant, kendini kaybetmemek, nefse hâkim olmak. ✓ Benzeri şeyden korktuğu ahit, yine kendini kaybetmemek, nefse nüfuz etmek. ✓ Kösnü duyguları kabardığı anda onları dağıtmasını haberi olmak, nefse yapmak. ✓ Tehlike takkadak tezce şuursuz davranışlara girmemek, tekrar nefse hâkim olmak.” (Hânî, ahali-Hadâiku’l-verdiyye, s. 336-337) İkinci olarak celb-i yarar, yani iyiliklerin kazanılması sağlık. Bunun birlikte esası tamam güzelliklerin kaynağı olan Cenabıhak’a kulluktur. O halde yalnızca Tanrı’a karakol yapılacaktır. Zâten insanı cehennemden kurtarıp cennete götürecek dosdoğru sefer da, Allah’a ihlasla devriye yoludur. İnsan, yapılması gerekenleri dünyada yapmalıdır. Zira kıyâmet haset makbul ayrımsız bahane asılsız olanak ve ihtimali yoktur. Zira:

65. O çevrim onların ağızlarını mühürleriz da, işlemiş oldukları günahları bize elleri söyler, ayakları bile buna şâhitlik kadir.

Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle anlatır: Rasûlullah (s.a.v.)’mağara nezdinde idik, gülümseme buyurdu. Sonra: “Ne güldüğümü biliyor mu­sunuz?” diye niteleyerek sordu. Tığ: “Tanrı ve Rasûlü henüz dolgunca bilir” dedik. Şöyle buyur­du: “ Kulun Rabbine hitabından dünya gülümseme ettim. O: «Lan Rabbim! Sen beni zu­lümden alıkoymadın mı?» der. Muhteşem Rab: «Olur» buyurur. Bu kez köle: «Ego kendime karşı fakat kendimden olan şâhidi akseptans ederim» der. Bunun üstüne oylumlu Cenabıhak: «Zaman sana karşı şâhit olarak kendin yetersin. Şâhitler kendisine dahi kirâmen katibîn melekleri kâfi» buyurur.” Efendimiz devamla buyurdu ki: “Cenabıhak o kişinin ağzına mü­özgür vurur ve bu posta azalarına konuş denilir. Azaları yaptıkları işleri söyler. Bilahare onu konuşmak için başıboş bırakır. Köle der ki: «Benden ırak olun, benden ırak olun. Ego sizin amacıyla mücâdele yazar duruyordum.»” (Müslüman, Zühd 17) Temel böyleyken, insanların hâlâ inkâra devam etmeleri duyulmamış bire bir durumdur. Onlar tek düşünmüyorlar mı ki:

66. Dileseydik onların gözlerini iyice bozma âmâ ederdik üstelik, öylece yollara dökülüp koşuşurlardı. Ancak o zaman nasıl görebilirlerdi ki?

67. Dileseydik onların mâhiyet ve şekillerini değiştirir, kendilerini oldukları yerde dondurup çivileyiverirdik dahi daha çok hangi bir kadem gelecek gidebilir hangi üstelik kalın kafalı dönebilirlerdi.

Mefret Rabbimiz, insanları bakmak için müstelzim bütün şartları hazırlamıştır. İnsana göz, kulak, his, hatır, emir ve idrâk vermiş, ona bir mızıka imkânlar sağlamış, onu deli dolu camit sair varlıklardan farklı yaratarak ona elan geniş tıpkı akım alanı çizmiştir. Eğer Cenabıhak, inkârları sebebiyle onların gözlerini hepten görme engelli etseydi, kâffesi mecburen imana koşarlardı. Yeniden onları kamuflaj ettikleri üzere âdem şeklinden çıkarıp cansız bire bir taşa yahut şaşkınlığından hangi yapacağını bilmeyen ayrımsız hayvana çevirse ve onları oldukları yerde dondursaydı, hangi gelecek gitmeye güçleri yeter, hangi birlikte hoşgörüsüz dönebilirlerdi. Eğer böyle yapsaydı imtihanın anlamı kalmazdı. Hâsılı Rabbimiz, insanı mahdut aynı imtihan salonuna mahkum etmeyerek, yeriyle göğüyle ve bunlar içindeki mevcudat ile cümle kâinatı imtihan sahası yerine belirlemiştir. bu haysiyetle Cenabıhak’a kulluk etmek çokça faziletli bir ebat olmakla gelişigüzel, devriye imtihanı süfli ağırdır. (Kehf 18/7-8; Dünyalık 67/2) Allah Teâlâ’nın, geçmiş âyetlerde bahsedildiği amacıyla lüzumlu gözlerini tamâmen görmez buyurmak, icap eksantrik ayrımsız varlığa çevirip debi imkânını elinden kabul etmek üzere âdem varlığına yönelik istediği rastgele şeyi yapmaya kilolu yetirebileceğinin yer fena hâlde misâli, tekrar insanın öz hayatıdır:

68. Kime tafsilatlı dünya malı verirsek onu yaratılışta iniş çeviririz. Tek us erdirmiyorlar mı ki gidiş nereye?

Bu âyette husûsîyle fukaralık dönemimizi tefekkür etmemiz istenir. Ömrü uzamış buğulu insanlara bakıldığı ahit, yaratılışlarının baş aşağı edildiği; bellerin büküldüğü, dişlerin döküldüğü, gözlerin gözsüz olduğu, kulakların duymaz olduğu, dilin dönmez olduğu, halk ve ayakların gücünü kaybedip tutamaz ve yürüyemez hâle geldiği, kalbin iyi atmadığı, midenin hazmetmediği görülür. Şâirin ifadesiyle: “Sabık-hüsn olanın perçemi cemâlinde Cenâze üzerine pûşîde Kâbe örtüsüdür.” (Yüsrî) “Görk çağı eski olanların yüzlerine sarkan perçemler, süresince cenâze bulunan tabutun konusunda örtülmüş Kâbe örtüsüne eş.” Herhalde “ömrün sunma rezil dönemi” diyerek isimlendirilen bu hâle kimesne intibak etmek istemez; ancak düşüyoruz. Uyumamıza, uyanmamıza, günlerin geçmesine, kalbimizin atmasına ve kanımızın damarlarda akmasına bariyer olamadığımız kadar, ihtiyarlamamıza birlikte bariyer olamıyoruz. Hz. Mevlânâ dahi ayrımsız temsille ruh-eğin ilişkisini anlatarak insanın fâniliğine şöyle ilgi çeker: “Baharat mevsimi gelince, yeşillikler: «- Biz kendiliğimizden yeşerdik, sevinçliyiz, gülüyoruz, metanetli güzeliz» derler. Yaz mevsimi onlara der ki: «- Ulan mevcudat, ben geçip gidince hâlinizi görürsünüz.» Üst bile güzelliği ile övünür, nazlanır durur. Çünkü onda gücünü kuvvetini, kolunu kanadını gizlemiştir. Rûh bedene seslenir dahi der ki: «- Sen üstelik ki oluyorsun? Ülen döküntü­lük, birkaç aktarılma benim ışığımla dirilip yaşadın. Halbuki işven, nazın cihana sığmıyor. Dur alelhusus senden tıpkı ayrılayım, hâlini o zaman gör. Ulan evire çevire huzur, senin üzere yanıp tutuşanlar, sen ölünce aceleten senin mezarını kazarlar. Tıpkı an önce seni evinden atarlar. Sonradan, seni yılanlara, karıncalara gıda koyulmak amacıyla toprağa gömerler. Sen hayatta iken, evinde, haddinden fazla kere senin uğrunda ölüme râzı olan bulunmayan mu? İşte o, cesedinin bakımsız kokusundan burnunu tıkar.»” (Mevlânâ, Mesnevî, 3265-3271. beyitler) İşte Düzem’zaman, aymazlık içinde boğulan insana bu gerçekleri hatırlatmak için lutfedilmiştir:

69. Biz Elçi’e şiir öğretmedik; bu ona yakışmaz de. Ona verdiğimiz fakat tıpkı ders, aynı irşat kitabıdır; maksatları mahsus, gerçeği açıklayan tıpkısı Kur’an’dır.

70. Biz onu, zorlamasız zinde olanları uyarsın, kefere üzerine birlikte deliller tamamlanıp ilâhî işkence hükmü kesinleşsin diye indirmekteyiz.

Seviye’ân- Kerîm’mağara hem söz hem dahi mâna itibariyle türkü olmadığı bellidir. Evvelâ Kur’ân’ın sözlerinde şiir sözünün vezin ve kâfiyesi yoktur. Mâna bakımından ise şiir, akilane olup olmadığına bakmaksızın hoşlandırmak veya tiksindirmek, kızıştırmak yahut küstürmek üzere hisleri gıcıklayan düşsel kuruntulara, zannî kıyaslara ve romanesk oyunlara aittir. Düzey’an ise Hakk’ın akıllıca yolunu gösteren hikem ve ahkâm ile vukuf nuru, stabil inan rehberi bire bir ilâhî yadigârdır. Ancak kâfirlerin birçokları onu tıpkı koşma kabil demek ve düşündürmekte ısrar ettikleri, böylece peygamberi benzeri şâir kabil öncelemek istedikleri için, Delege’e koşma öğretilmediği ve hangi peygamberlik makamına şâirliğin, hangi de Düzey’zaman’a türkü demenin münâsip olmadığı beyân edilir. Kur’ân-ı Kerîm, bambaşka değil, fakat aynı zikir, Cenabıhak marifetiyle benzeri öğüt ve uyarma kitabıdır. O, ibâdetlerde ve ibâdethanelerde okunup mevsuk kazanılabilecek, seçkin türlü emir ve yasaklarına itaat edilmesi müstelzim Allah kelâmıdır. Seviye’dakika, etkili ayrımsız kalbe, selîm bire bir akla ve arı sili duygulara erbap kimseleri uyarıp onları gafletten uyandırır. Çünkü ancak böyle sağlıklı duyulu eşhas Kırat’an’ın âyetlerine kulak verir ve onlardan etkilenir. Buna mukâbil yine Seviye’an’ın inzârı karşısında temerrüt ve ısrar ile inkâra bitmeme edenlerin aleyhine işkence sözü kesinleşmiş olacaktır. Hâsılı Düzey’dakika, sınav sahasında başarılı ile başarısızı, hidâyete erenle sapıklıkta kalanı, ölümsüz rahmete erenle azaba hükümlü olanı birbirinden ayıran emsalsiz aynı ayıraçtır. Düzem’an’ın bu furkân vasfı kıyâmete büyüklüğünde devam edecek; bilcümle insanlığı tek Allah’a inanıp devriye yapmaya çağıracaktır:

71. Görmezler mi ki, bizzat ellerimizin yaptıklarından onlar amacıyla nice hayvanlar yarattık? Kendileri üstelik bu hayvanlara palas eş olmakta ve onları diledikleri üzere kullanabilmektedirler.

72. Biz bunları emirlerine dal eğdirdik; aynı kısmına binerler, bir kısmından bile yerler.

73. Bu hayvanlarda onlar üzere nice menafi ve içecekleri sütler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?

74. Böyleyken, neymiş kendilerine tıpkısı yardımı dokunacakmış üzere, kalkıp Tanrı’tan ayrıksı ilâhlar edindiler.

75. Meğerse bu sanki ilâhların onlara arkalama edecek güçleri yoktur. Aksine, ana kendileri onları korumakla memur asker durumundalar.

76. O halde Rasûlüm! Onların ileri mankafa konuşmaları sakın seni üzmesin. Tığ onların gizlediklerini birlikte biliriz, açığa vurduklarını bile.

Hangi hayrete şâyandır kim müşrikler, bizzat bakımını üstlendikleri, reklâmını yaptıkları, kendileri korumadıkları takdirde ayakta durmaları türlü sıfır putları, belki kendilerine müzaheret ederler diyerek allah ediniyorlar. Halbuki onların yardım edemeyeceklerine, şahsen kendilerinin yardıma eksikli olmaları delildir. Üzerlerine sinek konsa onu kovamazlar. Üstlerine sürülen balı yahut tatlıyı bir cibin yalamak istese ona üstelik engel olamazlar. Bundan Sonra böyle aymazlık içinde ve aldırışsız ahmakların hallerine üzülmenin ve bu cühelâ takımının istikbal et kafalı harcama ettikleri laflarına kulak asıp mahzun olmanın gereği yoktur. Şu halde Rasûlullah ve onun yolunu izleyen mü’minler hakeza inatçı durumlardan müteessir olmamalı; dîni tebliğ, dirilik ve yaşatma yolundaki neşelilik ve hizmetlerini azimle sürdürmelidir. Fakat bu hizmeti yürütürken seslenme ettiği insanın, acziyetine ve cehâletine rağmen şu pervasızlığını de asla gözardı etmemelidir:

77. İnsan tek ilgi edip düşünmez mi ki, tığ onu tıpkısı katre sudan elbette yaratıyoruz? Böyleyken, o bize karşı kumarhane bire bir düşman kesiliveriyor!

78. Kişi yaratılışını unutup, bize tıpkı misâl getirmeye kalkışıyor dahi: “Şu çürümüş gitmiş kemikleri kim diriltecek?” diyor.

79. Birlikte ki: “İlk posta onu yoktan kim yarattıysa, tekrar O diriltecek. O, herhangi bir tür yaratmayı hakkiyle bilendir.

Bu âyetlerin inişiyle ilgili şöyle bir görüngü nakledilir: Öldükten sonradan tekrar dirilmeyi inkâr fail Übey b. Ardıl, çürümüş aynı mızrap alıp elinde ufaladıktan sonraları Rasûlullah (s.a.v.)’e dönerek: “- Cenabıhak’ın, bu çürümüş kemikleri yeniden dirilteceğine mi inanıyorsun?” demişti. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.): “Peki, seni öldükten sonradan yine diriltecek ve cehenneme sokacak” diye niteleyerek yanıt verdi. Bu olay konusunda bu âyetler nâzil oldu. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XXIII, 38) Peki, hep bu cehâlet, uyku ve inkârına rağmen insanı kurada, atık bire bir akarsu olan meniden, bilahare ondan süzgün ayrımsız günahsız olan nutfeden genişlik pir kıvamda bire bir sağlık namına mucit; yaratılanları bütün özellikleriyle bildiği kabil yaratmanın da her çeşidini alim Tanrı Teâlâ, ölüleri elbette diriltmeye yetecek zorla sahibidir. Varlıkları ilk kez yoktan var eden için, onları baştan fotoğraflamak tek bile edisyon değildir. (bk. Rûm 30/27; İsrâ 17/51) Cenâb-ı Hakk’ın ölüleri dirilteceğine dâir ikinci kanıt, yeşil ağaçtan tutuşturduğumuz coşkun çıkmasıdır:

80. Yemyeşil ağaçtan sizin üzere ateş çıkaran O’dur. Siz dahi fakat bu sayede ateşinizi tutuşturmaktasınız.

Ateşle yeşillik birbirine zıttır. Ateş kurutucu ve bayıltan iken, yeşillik yaştır ve cıvıltı eseridir. Normalde birinin olduğu yerde ötekisi nadir. Ancak Tanrı Teâlâ, sonsuz kudretiyle yeşil ağacın içine ızdırap tart özelliği koymuştur. Hicazda mevcut marh ve afar ağaçlarından birer peş kesilip birbirine sürülünce idrak etmek gibi incitici menfaat. Çölde seyahat yapanlar bu dalları birbirine sürterek yara yakarlar. Yeşilliğin tabiatına münasebetsiz aynı şey verip ondan biberli çıkaran Tanrı, çürümüş kemiğe üstelik, onun tabiatına karşıt olan hayatı verip diriltmeye kadirdir. Âyet-i kerimede tıpkısı kısım bilimsel işaretler olduğu da rapor edilmektedir: Bire Bir yoruma göre âyet, bu iki ağacın yanısıra, petrole de meni etmektedir. Bilindiği kabilinden yer yağı, yeşil ağaçların, bitkilerin toprakta çürüdükten sonradan geçirdikleri kimyevî istihaleler sonucu meydana gelmektedir. Petrolün arazide aktığı ve halkın ondan üzücü yaktığı tarihsel bire bir gerçektir. (Ünal, Meâl, s. 971) Ayrımsız özge ilmî değerlendirme da şudur: Ağaç ve yara arasında çok daha kemiksiz olan aynı ahzüita, oksijenle ilgilidir. Zira üzücü fakat oksijenle var evet; müvellidülhumuza ise ağaçlar yoluyla üretilir. Dahi fotosentez yoluyla gerçekleşen bu istihsal, ağacın yeşilliği ile de doğrudan ilgilidir. Dolayısıyla bizim tutuşturduğumuz gelişigüzel üzücü birlikte, yeşil ağaçtan çıkan oksijenle yanar. Fakat on sekizinci yüzyılın sonlarına büyüklüğünde insanlığın ne oksijenden hangi dahi onun veya coşkun bitkilerle ilişkisinden haberi vardı. (Kandemir ve diğerleri, Meâl, II, 1533) O halde düşünün bakalım:

81. Gökleri ve yeri mucit Tanrı’ın, insanlar ölüp bulunmayan olduktan bilahare onları benzeri şekilde yaratmaya gücü yetmez mi? Tabii yeter! Çünkü O, her şeyi umum ve dört dörtlük bire bir şekilde mucit, gelişigüzel şeyi hakkiyle bilendir.

82. O, aynı şeyin olmasını dilediğinde ona hemen “Ol!” der; o bile bir lahzada oluverir.

83. Rastgele tip kusurdan ve ortaktan uzaktır o Tanrı ki, seçme şeyin bağımsız hâkimiyeti ve tasarrufu O’nun elindedir. Siz bile böylece O’na döndürüleceksiniz!

Deminden tam cihan üzerindeki bu ilâhî hâkimiyetin ve varlıkları öldükten sonraları baştan hayata döndürmeye yetecek ilâhî kudretin açık aynı açıklaması adına Sâffât Sûresi gelmektedir.

NAMAZDA OKUNAN SURELER

Fatiha Suresi Fecr Suresi Fil Suresi İnşirah Suresi Kureyş Suresi Maun Suresi Kevser Suresi Kafirun Suresi Nasr Suresi Tebbet Suresi Felak Suresi Dogma Suresi

İLGİLİ SURELER

FETİH SURESİ TÜRKI OKU, DİNLE VE FETİH SURESİ MEALİ RAHMAN SURESİ TÜRKÇE OKU, DİNLE VE FETİH SURESİ MEALİ VAKIA SURESİ TÜRKI OKU, DİNLE VE FETİH SURESİ MEALİ AMME SURESİ ARAPÇA TÜRKI OKUNUŞU VE MEALİ TEBAREKE (SERVET) SURESİ ARABI TÜRKÇE OKUNUŞU VE MEALİ TAHA SURESİ

Yoruma kapalı.