Genel Blog

Veliler ile İlgili Ayet ve Hadisler

328

Veliler ile İlgili Ayet ve Hadisler

Ege bendegân kimlerdir? veli kulların keramet ve faziletleri nelerdir? Veliler için ayet ve hadis-i şerifler.

Ege bendegân ile ilişik ayet ve hadisler.

VELİLER HAKKINDA AYET VE HADİSLER

Veliler ile İlgili Ayetler

“Gözünüzü açın! Allah’ın dostları konusunda hangi kaçınmak vardır ne dahi onlar mahzûn olurlar. Onlar inanç etmişler ve Allah’a karşı gelmekten sonsuz sakınmışlardır. Onlara dünya hayatında bile âhiret hayatında de müjdeler vardır. Tanrı’ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu, yer büyük kurtuluştur.” (Yunus sûresi, 62-64)

Evliyâ yahut evliyâullah; Allah dostları, Tanrı’a bacanak olanlar, Tanrı amacıyla dost olanlar demektir. Velilik; yârenlik, hukuk, arkalama ve vekil olarak birinin işine okşamak anlamlarına gelir.

Âyette veliler, iki anne esas ile tanıtılmaktadırlar: İman ve ittika. Yani bütün tıpkı iman  ve  Cenabıhak’ın egemenlik ve hükümlerini ifâ ve icrâya beklemek. Veliler, kendilerinde Cenabıhak’ın rızâsına mugayir rastgele saraka, edim ve tavrın görülmemesine dikkat valör, her nev yasak ve sakil işlerden sakınıp uzak durmaya çalışırlar. Aynı eksantrik şekilde söylersek, Tanrı’ın dostları imanlı ve müttakîlerdir. Onlarda Tanrı korkusundan bambaşka imtina etmek ve geçmişe çevrik her şeyin üzüntüsü nadir.

Bu durumdaki Cenabıhak dostları, dünya ve âhiret hayatında müjdelere muhataptır. Onlar, iman ve ittika ile Tanrı’a yönelmişler, Cenabıhak Teâlâ dahi onlara acun ve âhirette müjdeler sunmuş ve ikramda bulunmuştur. “Evliyâullah’ın kerâmeti” işte bu  ilâhî lutuf ve teveccühten kaynaklanmaktadır. Cenabıhak’ın vaadlerinde ve bu müjdeli sözlerinde asla değiş gayrimümkün. Onu değiştirecek bire bir bambaşka gösterişli da zaten yoktur. O halde evliyâullaha yönelik müjdeler temellidir, ebedîdir. Bu bile on paralık elbet sunu nazik kurtuluşun tâ kendisidir.

Hurma dalını kendine doğru silkele kim, üstüne tüvana hurma dökülsün. Ye, bağırsak. Gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen birlikte kim: Ego, çok merhametli olan Cenabıhak’a oruç adadım; artık bugün tek insanla konuşmayacağım.” (Meryem sûresi, 25-26)

Hz. Meryem, mücerret olduğu halde Hz. İsâ’yı ayrımsız hurma ağacı dibinde doğurmuştu. Kavminden uzakta tıpkı yerdeydi. Yalnızdı. Namına âyette geçtiği şekilde hitabedilmek suretiyle ona ikramda bulunulmuştu. Kuru hurma ağacından dinç hurma dökülmesi, onunla ihtiyacını gidermesi Hz. Meryem’e Allah’ın ikramıydı.

Tıpkısı bambaşka şekilde söyleyecek olursak bu kapsam, Hz. Meryem’in kerâmetiydi. Onun inanç ve ittikâsının sonucu namına namına matuf olağanüstü bire bir iyilikti. Hz. Meryem’mağara içre bulunduğu kapsam, yeniden üstelik onun amacıyla anlatılması print ayrımsız durumdu. O sebeple, kendisini görecek seçkin insana “Ben Cenabıhak’a oruç adadım, zaman kimesne ile konuşmayacağım” demesi öğütlenmişti. O toplumda oruçlu kişinin yememesi içmemesi beraberinde kimesne ile konuşmaması dahi mütehammil tabiî idi. Hz. Meryem bile  böyle tıpkısı oruç adamış olmaktaydı.

Zekeriyya onun yanına  mihraba değme girdiğinde orada tıpkı rızık bulur ve “Lan Meryem! Bu sana nereden geliyor?” derdi. O dahi, “Bu, Tanrı tarafındandır. Cenabıhak dilediğine sayımsız kumanya verir” diyerek karşılık verirdi. (Âl-i İmrân sûresi, 37)

Hz. Meryem’in annesi, gebelik günlerinde, doğuracağı çocuğunu Cenabıhak’a adamıştı. Bu adağını akseptans buyurması amacıyla dua etmişti. O, erkek doğuracağını beklenti ediyordu. Ancak doğan çocuğun kız olduğunu görünce, “Rabbim, kız doğurdum, -Oysa kız, erkek gibi değildir- ona Meryem adını verdim. Uzaklaştırılmış şeytana cebin onu ve soyunu senin korumanı diliyorum” dedi.

Meryem, onların dilinde “rabbin hizmetçisi” anlamına gelmekteydi. Cenabıhak Teâlâ bu adağı hüsn-i kabulle karşılayıp onu nâdide ayrımsız çiçek kabil büyüttü. Zekeriyya’yı üstelik Meryem’mağara bakımıyla görevlendirdi.

İşte âyette fen sunulan enformasyon, Zekeriyya’nın, Meryem’mağara bulunduğu yüksekçe benzeri yerdeki hususi odasına -ki âyette ona mihrab denilmektedir- girdiği devir aralarında cereyan eden konuşmadır. Çünkü Meryem’mağara yanına gittiği rastgele defasında, orada, o mevsimde, o yakınlarda namevcut meyveler görürdü. Bu olağan dışı yiyecekleri kimin gönderdiğini sorduğunda ise, Meryem “Allah katından” derdi. Bu olay dahi Meryem’e Allah’ın bire bir keremi, benzeri iyiliği veyahut de Hz. Meryem’mağara kerâmetiydi.

“(İçlerinden biri şöyle demişti): Mâdem ki siz onlardan ve onların Tanrı’tan başka tapmakta olduklarından uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde sizin için yarar ve kolayca sağlasın. (Resûlüm! Orada bulunacak olsaydın), güneşi görürdün: Doğduğu devir mağaranın sağına meyleder; batarken birlikte sol taraftan onlara derkenar etmeden geçerdi. Böylelikle onlar devir ışığından huzursuz olmaksızın mağaranın bir köşesinde uyurlardı. İşte bu, Tanrı’ın âyetlerinden (kudretinin ve nimetinin göstergelerinden) dir. Tanrı kime hidâyet ederse, aha o, hakka ulaşmıştır, bazı de hidâyetten yoksun ederse daha çok onu doğruya yöneltecek tıpkısı bacanak bulamazsın.” (Kehf sûresi, 16-17)

Bu âyetler, Ashâb-ı Kehf (mağara ehli) diyerek bildiğimiz Cenabıhak dostlarının, toplumlarındaki eş koşma ortamından uzaklaşmış bu iman ve ittika sahibi müminlerin  gördükleri ilâhî ikramı anlatmaktadır. Kur’an-ı Kerîm’mağara 18. sûresinde bu yürekli insanların mâcerası anlatılmaktadır. Burada ise, onların 309 sene sığındıkları o mağarada nasıl on paralık huzursuz edilmeden kaldıkları, yani onların kavuştukları ilâhî izaz bilim verilmektedir.

Tanrı’ın âyetlerinden” olan bu alışılmadık görüngü, Cenabıhak dostlarının kerâmetlerini bulutsuz dile getirmektedir. Bu sebeple üstelik Nevevî rahmetli burada zikrettiği bu dört âyetle konuyu belgeleme yolunu seçmiş bulunmaktadır.

Veliler ile İlgili Hadisler

“İki Nefis Yemeği Olan Bir Üçüncüsünü; Dört Nefis Yemeği Olan birlikte Benzeri Beşincisini ve Ayrıca Altıncısını Yemeğe Buyur Edip Götürsün!” Hadisi

Ebû Muhammed Abdurrahman İbni Ebûbekir es-Sıddîk radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

Suffe ashâbı kimsesiz kişilerdi. Benzeri keresinde Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“İki şahsiyet yemeği olan (suffe ashâbından) tıpkısı üçüncüsünü; dört şahsiyet yemeği olan de benzeri beşincisini ve hassaten altıncısını yemeğe buyur edip götürsün!” Veya buna analog benzeri tavsiyede bulundu.

Ebûbekir, onlardan üç kişiyi evine getirdi. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem birlikte on kişiyi alıp götürdü.

Ebûbekir, akşam ezanı yemeğini Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’mağara evinde yedi. Yatsı namazı kılınıncaya kadar orada kaldı. Gecenin  çok ilerlemiş benzeri vaktinde evine döndü. Hanımı ona:

– Seni misafirlerinin beraberinde bulunmaktan alıkoyan nedir? diye sordu. O üstelik:

– Vay! Sen onlara şimdi aşındırmak vermedin mi? diyerek çıkıştı. Hanımı:

– Sen gelmedikçe aşındırmak yemeyeceklerini söylediler, büzük kurduk, yemediler, dedi.

(Hadisin râvîsi) Abdurrahman şöyle dedi: Ego ortalıktan kaybolup saklandım. Ebû Bekir bana:

– Behey anlayışsız koca! diye niteleyerek bağırdı. Verdi veriştirdi. Bilahare hiddetle:

– İçinize sinmesin, yiyin. Vallahi ben bu yemekten yemiyeceğim, dedi.

(Abdurrahman dedi ki), Tanrı’a ant ederim kim, bizim seçkin el uzattığımız lokmanın altından yemek daha artıyordu. Nihayet misafirler doydular. Yemek üstelik  ilk getirildiğinden elan fazla adına ortada duruyordu. Ebûbekir yemeğe baktı, olduğu kabilinden duruyordu. Hanımına hitâben:

– Bu ne hal? Ülen Benî Firâsın kızı! dedi. O bile:

– Gözümün nuruna ant ederim ki, aşındırmak şimdi öncekinden üç misli fazladır, dedi.

Bunun üstüne Ebûbekir o yemekten yedi ve ettiği yemini kastederek, “O, şeytandandı” dedi. O yemekten aynı banak aldıktan sonraları, hoşgörüsüz kalanı Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e gönderdi. Aşındırmak orada sabaha büyüklüğünde durdu. Bizim ile tıpkısı topluluk arasında tıpkısı barışma vardı. Sözleşmenin süresi bittiği üzere o topluluk Medine’ye gelmişlerdi. İçlerinden sözcü namına on iki emanet ayırdık. Gelişigüzel biri ile bu arada kaç kişinin bulunduğunu Tanrı bilir. İşte onların kâffesi o yemekten yediler.

Buhârî’nin bire bir rivâyetinde (Edeb 87) şöyle denilmektedir:

(Misâfirlerin, kendisi gelmedikçe aşındırmak aşındırmak istemediklerini öğrenince) Ebû Bekir, o yemekten yemeyeceğine dayalı kasem etti. Hanımı de o yemedikce yemeyeceğine kasem etti. Konuk veya misafirler üstelik, filhakika o yemedikçe sofraya oturmayacağına – yahut oturmayacaklarına- yemin etmişlerdi. Bunun üstüne Ebûbekir:

– Önceleri yaptığım kasem şeytandandır, hadi buyurun yemeğe, dedi. Kendisi da misafirleri dahi yediler. Temas el uzattıkları lokmanın altından yemek çoğalıyordu. Bunun konusunda Ebû Bekir, hanımına:

– Ulan Benî Firasın kızı, bu ne nakız? dedi. O üstelik:

– Gözümün nûruna yemin ederim ki, yemek demincek, ilk halinden henüz fazladır, dedi. Oradakiler yediler, mevcut yemeği Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e gönderdiler.

Abdurrahman, Hz. Delege’mağara bu yemekten yediğini malumat verdi.

Benzeri bambaşka rivâyette (Buhârî, Edeb 88) görüngü şöyle anlatılmaktadır:

 Ebû Bekir, oğlu Abdurrahman’a;

– Ego Hz. Elçi’in yanına gideceğim. Ben gelinceye kadar misafirlerin hizmetinde bulun, yemeklerini yedirmiş ol, diye niteleyerek tenbihde bulundu. Abdurrahman misafirlere aşındırmak getirdi, “Buyurunuz,” dedi. Onlar:

– Bu habbe sahibi nerede? dediler. Abdurrahman:

– Siz buyurun, yiyin, dedi. Onlar:

– Lüp sahibi gelinceye büyüklüğünde biz yemiyeceğiz, dediler. Abdurrahman:

– Yemeğinizi lutfen yiyiniz. Eğer babam geldiğinde siz aşındırmak yememiş olursanız, bana darılır, kızar, diye niteleyerek ısrar ettiyse birlikte misafirleri yemeye ikna edemedi. (Abdurrahman diyor ki) babam geldiğinde bana fenâ halde çıkışacağını bildiğim amacıyla o gelince hemencecik savuşup aynı yere gizlendim.

– Misafirlere hangi yaptınız? diye sordu. Durumu fen verdiler. Bunun üstüne:

– Abdurrahman! diye bana seslendi. Karşılık vermedim. Sonradan tekrar:

– Abdurrahman! diye bağırdı. Ego gene ses vermedim. Bu misil:

– Behey ansız herif! Sesimi duyuyorsan, Tanrı aşkına gel, dedi. Ego bile yanına gelip:

– Benim kusurum bulunmayan, istersen misafirlere sor, dedim. Misafirler:

– Abdurrahman doğru söylüyor, bize aşındırmak getirdi amma tığ yemedik, dediler. Bunun konusunda:

– Almak beni beklediniz! Ben de bu gece bu yemeği yemiyeceğim aha! dedi. Onlar:

– Allaha kasem ederiz ki sen yemezsen, tığ birlikte yemeyiz, dediler. Ebû Bekir:

– Allah iyiliğinizi versin! Size hangi oluyor ki, yemeğimizi kabul etmiyorsunuz? Hadi buyurun yemeğe! dedi. Kemirmek geldi, babam elini koydu, besmele çekti, “Kızgınlığımdan dolayı ilkin ettiğim ahit şeytandandır” deyip yemeği yedi, misafirler dahi yediler. (Buhârî, Mevâkît 41, Menâkıb 25, Edeb 87-88; Müslim, Eşribe 176, 177)

Hadisi Pekâlâ Anlamalıyız?

Hadîs-i şerîf, Hz. Ebûbekir’in evinde hazırlanan yemeğin bereketlenmesi nedeniyle burada zikredilmiş bulunmaktadır. Hz. Peygamber, Mescid-i Nebevî’nin suffe denilen durumunda yatıp kalktıkları üzere kendilerine ashâb-ı suffe denilen fakir ve acayip Müslümanların yedirilip içirilmesini bazı bazı öteki müslümanlara havâle etmekteydi. Çap, üç nefis yemeği olanın benzeri dördüncü kişiyi; dört yabanlık yemeği olanların ise, beşinci ve antrparantez altıncı kişiyi mihman etmesi idi.

Hz. Ebûbekir’mağara ikram etmek amacıyla evine götürdüğü üç kişinin amil olduğu görüngü, üç ayrı rivâyetteki değişik anlatımlarıyla birlikte ortaya konulmaktadır. Hz. Ebûbekir’in, ilkin ahit ederek o yemekten yemiyeceğini söylemesi, misafirlerin tutumlarına kızmış olmasının aynı sonucu idi. Zira müsaade ettiği halde onlar getirilen yemeğe ahali sürmemişler, Hz. Ebûbekir’i beklemişlerdi. Ayrıca onu beklemekle dahi yetinmemişler, o yemedikçe yemeğe el uzatmayacaklarını nakletmek yoluyla Ebûbekir’i edisyon durumda bırakmışlardı. Hz. Ebûbekir’mağara kızgınlığı onların bu ısrarlı tutumlarından kaynaklanıyordu. Ancak akıbet tatlıya bağlandı. Bütün birlikte aşındırmak yendi. Fakat gelişigüzel alınan lokmanın altından henüz fazlasının açık oluvermesi, yani yemeğin berektelenmesi Hz. Ebûbekir’i hayrete düşürdü. Bu, Allah’ın Ebûbekir ailesine tıpkı ikramı idi. Bu artımlı yemeği Hz. Ebûbekir, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e gönderdi. Medineye mevrut cıvıl cıvıl tıpkı gestalt o artımlı yemekten yiyerek karınlarını doyurdular.

Bu nitelik Hz. Ebûbekir’in inan ve ittikâ sahibi, ilâhî ikramlara ve kerâmetlere muhatap benzeri hayat olduğunu göstermektedir.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Allah Teâlâ, dostlarına ululuk ü ikramda bulunur.

2. Boşuna kendisine tasa edilmiş oruç daha oflaz tıpkısı gelişim üzere bozulabilir.

3. Hz. Ebûbekir, yararlı ve selamet sever ayrımsız kimse idi.

4. Cenabıhak Teâlâ kendisine yönelik ululama ve hürmeti emeksiz bırakmaz.

“Kendilerine İlham Olunan Kimseler” Hadisi

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den söylenti edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Sizden önce muammer ümmetler zarfında kendilerine esin olunan kimseler vardı. Eğer ümmetim zarfında bile onlardan biri varsa, hiç nasıl o Ömer’dir.” (Buhârî, Fezâilü’l-ashâb 6; Enbiyâ 54; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 23. Ayrıca bk. Tirmizî, Menâkıb 17)

Hadisi Elbette Anlamalıyız?

Buhârî’nin Ebû Hüreyre’den, Müslim’in ise Hz. Âişe’den rivâyet ettiği bu hadîs-i şerîf’te geçen muhaddes kelimesi, belirtildiğine bakarak mülhem yani ilhâm-ı ilâhî’ye mazhar kılınmış kimesne demektir. Efendimiz, resûl ve nebî olmadıkları halde  ilham ile sübvanse, konuştukları zaman dillerinden gerçekler dökülen insanların esbak ümmetler içinde bulunduğunu vukuf vermiştir. Eğer zat ümmeti süresince üstelik onlardan biri  varsa, -kim gerçeklenmiş vardır- onun Hz Ömer olduğunu müjdelemiştir. Efendimiz’mağara bu ifadesi, asla  tıpkısı işkil ve tereddüd anlamında değildir. Zira başka ümmetler ortamında kâin böylesi insanların, hep ümmetlerden faik olan ümmet-i Muhammed süresince üstelik bulunması sağlam tabiidir. Bu sebeple Efendimiz’mağara bu ifâdesi, kararsızlık değil pekiştirme üzere olup değişmez kendisine o insanların öz ümmeti ortamında birlikte bulunduğunu anlatım kıymetiharbiye. Yani “Benim aynı dostum varsa o de falandır” sözünde olduğu kadar kesinlik mânasındadır. Bu duruma bakarak ümmet-i Muhammed süresince bulunduğunda katiyen kararsızlık olmayan muhaddes, resûl ve nebî olmadığı halde sabah yeli ile desteklenen veliyyullah anlamındadır.

Müslim’mağara Sahih’inde meydan düzlük tıpkı rivayette (Fezâilü’s-sahâbe 24), bizzat Hz. Ömer’mağara şu sözü nakledilmektedir: “Rabbime üç konuda muvâfık düştüm: Makâm-ı İbrahim’da, hicab üstüne ve Bedir esirleri için.” Bu konulardaki âyetlerin, Ömer’mağara tema ve ictihadına akıllıca kendisine inmesine rağmen Hz. Ömer’mağara, “Rabbim bana muvafakat etti” demeyip “Ben rabbime uygun düştüm” demesi, onun edebinin göstergesi kendisine değerlendirilmiştir. İbni Hacer el-Askalânî, “Hz. Ömer’mağara bu üç konuyu zikretmesinin, onlardan bambaşka konularda muvafakatının olmadığı anlamına gelmez. Çünkü  benim tesbitime bakarak  onbeş konuda onun ictihadına muvâfakat buyurulmuştur” demektedir. (Degaje hikmet amacıyla bk. Tecrid Tercemesi, II, 348-353)

Hz. Ömer’in, burada zikrettiği konuların dışında, münâfıkların cenaze namazının kılınmaması, şarabın haram kılınması kabil meselelerde de kendisinin görüşü istikâmetinde âyetler gelmiştir. Ayrıca o, Hz. Delege’mağara hanımlarından uzak kalmaya ant etmesi (îlâ) olayında aralarında kızı Hafsa’nın da bulunduğu Peygamber hanımlarına, “Eğer Peygamber sizi boşarsa, sizin yerinize Rabbi ona sizden daha aynalı eşler verir” demişti. Bu konuda tahyir âyeti diyerek bilinen şu mealdeki âyet indi: “Ülen Peygamber! Eşlerine şöyle de: Eğer dünya dirliğini ve süsünü istiyorsanız, elkızı size metrukiyet bedellerinizi vereyim dahi, sizi iyilikle salıvereyim.” (Ahzâb sûresi, 28)

Konuştuğu antlaşma ağzından gerçekler dökülüveren insanlar vardır. Vahiy olmaksızın gönlüne  tıpkısı şeyler doğan bu kimseler sözlerinde gerçeği dile getirirler. Bunlar âdetâ konuşan değil, konuşturulan kimselerdir. Sanki onların lisanıyla melekler konuşur. Halkımız arasında vâsi olan “Söyleyene değil, söyletene bak” sözü da bu değişik durumun ifadesi olsa gerektir. 

Hadisten Öğrendiklerimiz

1.  Teâlâ’nın esin ile müeyyed kulları, dostları, velileri vardır.

2. Hz. Ömer bu ümmetin muhaddeslerinden yani ilhama mazhar olanlarındandır.

3. Mukaddema her ümmette sabah yeli ile desteklenen kullar bulunmuştur.

4. Hadîs-i şerîf, Hz. Ömer’in fazilet, kerâmet ve üstünlüğüne delildir.

Sad Bin Ebi Vakkas ile İlgili Hadis

Câbir İbni Semüre radıyallahu anhümâ dedi ki; Kûfeliler(mağara benzeri kısmı vâli) Sa’d İbni Ebû Vakkâs’ı (halife) Ömer İbnu’l-Hattâb radıyallahu anh’e sızıltı ettiler. Ömer de Sa’d’ı vâlilikten azledip Ammar İbni Yâsir’i Kufeye vâli tayin etti. Kûfeliler Sa’d hakkındaki şikâyetlerini, “Sa’d salat kıldırmasını da bilmiyor” demeye büyüklüğünde vardırmışlardı. Ömer, kayırıcı gönderip Sa’d’ı Medine’ye getirtti ve:

– Ülen Ebû İshak! Bu adamlar senin salat kıldırmayı dahi bilmediğini kanıt ediyorlar, dedi. Bunun üstüne Sa’d:

– Cenabıhak’a ant ederim kim ben onlara Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in namazı gibi namaz kıldırdım; ondan hiçbir şeyi yarım yamalak bırakmadım. Yatsı namazını kıldırırken önce iki rek’atte uzun uzun ayakta durur, akıbet iki rek’ati dahi hafif tutarım, dedi.

Ömer:

– Senden bizim beklediğimiz birlikte haddizatında budur, Ülen Ebû İshak, dedi. Sonraları, (durumu bir bile  yerinde özlemek üzere) Sa’d ile alay malay bire bir yahut biraz adamı Kûfe’ye gönderdi.

Vazifeli birey Kûfelilerden Sa’d’ın durumunu soruşturdu, hep mescidlere gidip cemaata Sa’d’ı sordu. Onlar bile Sa’d hakkında bilcümle övgü dolu sözler söylediler. En böylece Absoğulları mescidine gitti (ve herkesi Sa’d karşı bildiklerini Allah amacıyla söylemeye davet etti). Onlar arasından Ebû Sa’de Üsâme İbni Katâde kalktı ve şöyle dedi:

– Mâdem kim bize Allah adını verdin, söyliyeyim: Sa’d, askerle alay malay harbe gitmez, mülk taksiminde eşitliği gözetmez, adâletle hükmetmez, dedi.

Bunun konusunda Sa’d şöyle dedi:

– (Mademki ki sen böyle dedin) Ben üstelik senin hakkında tallahi üç rağbet dileyeceğim: Cenabıhak’ım, senin bu kulun bu söylediklerinde şarlatan ise, sen onun ömrünü uzat, fakirliğini artır ve kendisini fitnelere çarptır.

Sonradan Üsâme’ye verimsiz sorulduğunda:

– Kocamış, fitneye uğramış zavallı bir ihtiyarım ego. Sa’d’ın bedduasına tutuldum, diye yanıt verirdi.

Hadisi, Câbir İbni Semüre’den rivayet fail râvi Abdülmelik İbni Umeyr şöyle der: Daha sonraki zamanlarda o kişiyi ego birlikte gördüm. Yaşlılıktan ekolojik ortam kaşları gözlerinin konusunda sakıt olduğu halde yollarda dosdoğru geldiği kız çocuklarına sataşır, onları çimdiklerdi. (Buhârî, Ezân 95; Müslim, Salât 158-159. Antrparantez bk. Ebû Dâvûd, Salât 128; Nesâî, İftitâh 74)

Hadisi Kuşkusuz Anlamalıyız?

Hadisimizdeki olayın kahramanı Sa’d İbni Ebû Vakkas Hazretleri, İslâm’ın ilk günlerinde daha on yedi yaşında iken Müslümanlar arasına katılmıştı. İslâm uğrunda geçmiş ok atan ve hassaten müşriklerle aralarında sâdır ağız dalaşı esnasında bir müşriğin kafasını boşaltmak vasıtasıyla İslâm uğrunda önceki dem döken müslümandır. Henüz hayatta iken cennetle müjdelenmiş on bahtiyâr sahabîden (halk-aşeretü’l-mübeşşere) biridir. Irak’ı fethedip Sâsâni devletine sonuç veren İslâm ordusunun komutanıdır. Kûfe şehrinin dahi kurucusudur.

Sefir Efendimiz yoluyla haddinden fazla yüzü sıcak Hz. Sa’d, bilcümle doğal gaz-velere katılma etmiş ve kıytırık şişman yararlık göstermiştir. Onun Uhud Gazvesi’ndeki bahadırlığı unutulacak kabil değildir. İslâm askerlerinin dağıldığı sırada, vücûdunu Hz. Elçi’e koruma ederek düşmana ok yağdırmıştır. O ok atarken Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Atlama Beygiri, anam-babam sana fedâ olsun” diyerek kendisini hem heveslendirme etmiş hem üstelik atması amacıyla ona ok temin etmiştir. Sa’d, okları atarken “Allahım! Bu senin okundur, onu düşmanına yetiştir” der, Canan Peygamberimiz bile; “Allahım! Sana dua ettiğinde Sa’d’ın duasını kabul vücut. Ulan Allahım! Sa’d’ın atışını hedefine ilet, davetine icâbet vücut!” diye niteleyerek  mukâbele valör, yakarış buyururdu.

Sa’d İbni Ebû Vakkas radıyallahu anh, Hz. Osman’ın şehit edilmesinden bilahare müslümanlar beyninde sâdır ağız tatsızlığı ve çöz savaşlara karışmamış, taraf olmamıştır.

Hz. Sa’d, kahramanlığı ve ok atmaktaki ustalığı kadar, duasının mergup olmasıyla dahi anılmış olmuş tıpkısı balaban sahâbîdir. Bu hadîs-i şerîf, önceki dolaşma hadisçilerince namaz ile ait bölümlerde zikredilmişken, Hz. Sa’d’ın kerâmetini gösteren tıpkı olayı dahi bize olgun verdiği üzere müellif Nevevî vasıtasıyla, işin bu yönü öne çıkarılarak “Velilerin Kerâmeti” başlığı altına alınmıştır.

Kûfe vâlisi iken, gâh Kûfelilerin şikâyetleri üzerine, yapılacak araştırmanın dosdoğru benzeri şekilde yürütülebilmesi amacıyla kendisini görevden alıp Medineye çağıran Hükümdar Hz. Ömer, ona yöneltilen ithamların arasında bulunan “Namaz kıldırmasını dahi bilmiyor” suçlamasını Sa’d’a sormuş ve “Ben Resûlullah’ın namazı gibi namaz kıldırıyorum..” cevabını alınca üstelik “Filhakika senden muhtemel (aynı rivayete göre, benim de senden beklediğim) budur” diye Hz. Sa’d’a olan emniyet ve güvenini belirtmiştir. Ancak gene üstelik olayı durumunda aramak için Muhammed İbni Mesleme ve Abdullah İbni Erkam’ı görevlendirmiştir.

Müslim’deki tıpkısı rivâyete göre (Salât 160); Hz. Sa’d, “Bana namazı bedevîler mi öğretecek?” diyerek aksülamel göstermiştir. Bu reaksiyon, onun, kıldırdığı namazın Hz. Delege’den öğrendiği salat gibi olduğu konusundaki değişmez kanaatini ve kendisini sızlanma eden kimselerin ise, câhil kimseler olduklarını gösterir.

Burada iki hususa işâret etmekte kâr vardır:

Birincisi, hadisimizde anlatılan olayın bundan ahir kısmı elden Buhârî’nin rivâyetinde saha almaktadır.

İkincisi, Hz. Ömer, Sa’d İbni Ebû Vakkas’ı, aczinden veya ihanetinden belde, yani hakkındaki suçlamaları selim bulduğu için görevden almış değildir. Kûfelilerin amil olabilecekleri eksantrik fitneleri önlemek ve Hz. Sa’d’den Medine’dahi görmek amacıyla hakeza tıpkısı idârî tasarrufta
bulunmuştur. Elhak Hz. Ömer, bizatihi ahir halifeyi saklamak için belirlediği şeş sahâbî arasına Hz. Sa’d’i almış ve “Şayet halifelik Sa’d’e huruç ederse ne âla! Aksi halde, ki emîr olursa, Sa’d’den  faydalansın” sözleriyle birlikte bu durumu haddinden fazla kilitsiz küreksiz tıpkısı şekilde ortaya koymuştur.

Muhammed İbni Mesleme radıyallahu anh’ın Absoğulları mescidinde yaptığı soruşturmada Ebû Sa’dahi künyesiyle ünlü olan Üsâme İbni Katâde’nin yönelttiği “Askerle birlikte harbe gitmez, mal taksiminde eşitliği gözetmez, adâletle hükmetmez” ithamına son adım üzülen Hz. Sa’d, kendisinin şecaat, sililik ve hakseverliğine kortej eden bu zata, ömrünün ayrıntılı, fakirliğinin çokça  olması ve fitnelere maruz bırakılması üzere kargış etmiştir. Hz. Sa’d’ın bu duası, Üsâme üstünde motamot görülmüştür. Üsâme tamlık tıpkısı fakru zarûrete düşmüş, ahlâkı çökmüş, tıpkısı rivâyete bakarak gözleri dahi âmâ olmuştur. O halinde üstelik ayrımsız kadın sesi duydu mu dakikasında ona saldırır, rezalet çıkarırmış. Nerede tıpkısı kundak ve fesat varsa, Üsâme orada kesinlikle bulunur ve bu çirkin halini, “Hangi yapayım, Sa’d’ın bedduası!” diye açıklarmış.

Hz. Sa’d’ın, Allah katında duası makbul, kerâmet sahibi tıpkı Cenabıhak dostu olduğunu gösteren bu olay, tıpkısı zamanda velilerin kerâmetine birlikte delildir.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Sa’d İbni Ebû Vakkâs, yüksek ve duası geçer not bire bir sahâbîdir.

2. Zâlime ilenmek câizdir.

3. Ashâb-ı kirâm, Hz. Elçi’den öğrendiklerini yaşamaya ve yaşatmaya sonuç paye özen ve dikkat gösterirlerdi.

4. Namazların önceki iki rekatı daha detaylı, sonuç rekatları ise elan kısa tutulur.

5. Suçu çakılı olmasa dahi üzerine şekva kâin me’mur, görevinden alınabilir.

6. Âmir, memurları hakkında vâki şikâyetleri, müfettişler aracılığı ile o yörenin güvenli kimselerinden sorup araştırır.

“Kim Nahak Kendisine Bire Bir Karış Düzlük Alırsa, o Içtima Yedi Cellat o Kişinin Boynuna Dolanır” Hadisi

Urve İbni’z-Zübeyr’den söylenti edildiğine bakarak Ervâ Binti Evs, kişi arazisinden aynı parçayı gasbettiği iddiasıyla Saîd İbni Zeyd İbni Amr İbni Nüfeyl İbni’l-Yargıcı radıyallahu anh’ı (Medine vâlisi) Mervân İbnü’l-Hakem’e yakınma etti. Bu şikâyet üstüne Saîd:

– Ben bu konuda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in söylediklerini dinledikten bilahare, onun hakkını üzerime geçirir miyim tek! dedi. Mervân:

– Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den ne duydun? diyerek sordu. O de:

– Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, “Ki nahak yere namına benzeri karış saha alırsa, o içtima yedi katı o kişinin boynuna dolanır” buyurduğunu işittim, dedi. Bunun üstüne Mervân Saîd’e hitâben:

– Çıktı senden, bundan bambaşka tutamak istemiyorum, dedi.

Dâva bu noktaya gelince Saîd:

– Allahım! Şayet bu eş şarlatan ise, sen onun gözünü görme engelli cilt, kendisini üstelik o arazisinde öldür! diye beddua etti.

Urve dedi kim, avrat ölmeden geçmiş gözleri görme engelli oldu ve ayrımsız dolaşma o dâva konusu yerde gezinirken tıpkısı çukura düşüp öldü. (Buhârî, Bed’ül-halk 2, Mezâlim 13; Müslüman, Müsâkât 139-142. Antrparantez bk. Tirmizî, Diyât 21)

Müslüman’mağara, Muhammed İbni Zeyd İbni Abdullah İbni Ömer’den tıpkı rivayeti de tıpkı mânadadır. Râvi Muhammed, o kadının  görmez olduğunu, Saîd’mağara bedduasına uğradım diyerek duvarlara tutuna tutuna yürüdüğünü görmüş ve o kadının, dâva konusu arazisindeki tıpkı kuyuya düştüğünü ve kabrinin o kuyu olduğunu vukuf vermiştir. ( Müslüman, Müsâkât 138 )

Hadisi Şüphesiz Anlamalıyız?

Konumuz açısından hadîs-i şerîfte ehemmiyet arzeden konu, Saîd İbni Zeyd hazretlerinin tutumudur. Saîd İbni Zeyd radıyallahu anh, benzeri geçmiş hadiste  sabık Sa’d İbni Ebû Vakkâs radıyallahu anh kadar aşere-i mübeşşere’den, yani daha hayatta iken cennetle müjdelenmiş olan on bahtiyâr sahâbîden biridir. İlk muhacirlerden olan Hz. Saîd, Bedir Gazvesi dışında butün gazvelere katılmıştır. Bedir’bile bulunmadığı halde Hz. Peygamber onun üzere da tıpkı pay ayırmıştır. Kendisinden kırk sekiz hadis rivâyet edilmiştir.

Arazi gasbı kabilinden aheste ayrımsız suçlamayla yüz yüze kalmasına akıbet merhale üzülen duası kullanılan bu büyük sahâbî, tezce bütün sahâbîlerin sünnet-i seniyye karşısındaki mutlak itaat tavırlarını, “Ego Resûlullah’tan ki nahak olarak  bir karış düzlük alırsa, o yerin yedi zalimce o kişinin boynuna dolanır, hadisini işittikten sonradan, böyle tıpkı gasb  suçunu şüphesiz işlerim?” diyerek ortaya koymuştur. Mervân’ın dahi “Bambaşka bire bir beyyine getirmene ister bulunmayan” demesi, sahâbîler arasındaki sünnetle amel etme dikkat ve titizliğinin bire bir başka şekilde ifadesidir. Rivâyetlere göre Saîd İbni Zeyd hazretleri, müşteki kadının sav ettiği toprağı ona bırakmış ve dâvayı uzatmamıştır. Fakat böylesine nahak yere bir itham ile karşılaşmış olması karşısında üstelik intizar etmekten kendini alamamıştır. Zira Ervâ’nın suçlaması, esasta onun sünnete bağlılığına matuf aynı iftira niteliğindeydi.

Duası müstecâb ve makbûl olan Saîd İbni Zeyd hazretlerinin avrat hakkındaki dileğinin tıpı tıpına gerçekleşmiş olması, onun Cenabıhak katındaki yerinin ve Cenabıhak Teâlâ’nın ona olan lutuf ve ihsanının yani kerâmetinin peyda ayrımsız göstergesidir.

Mûtezile, Ardıç Rakısı sûresi’nin “Tanrı bilcümle görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz. Fakat bildirmeyi dilediği peygamber bunun dışındadır” meâlindeki 26 ve 27. âyetlerini delil getirerek evliyânın kerâmetini inkar etmiştir. Fakat aynı resûle tâbi olan velinin, Cenabıhak’ın bildirmesi sonucu gaybe ilgili rastgele şeyi bilmesi, -kendisi üzerine kerâmet olmakla bu arada,- aslında tâbi olduğu peygamberin mûcizesidir. Bilindiği kadar mûcize, benzeri delege’in peygamberlik iddiasının doğruluğunun delili olarak tezâhür kıymetiharbiye. Kerâmet ise Allah dostlarına, Cenabıhak’ın ayrımsız lutfu ve kerâmeti namına cilve kıymet. Sefir’mağara bilgilendirilmesi vahiy ile ve çokça ayrı ayrı yollarla benzer. Iye ise, ilhâm yahut imge yoluyla bazı şeyleri öğrenebilir.

Hadisimizdeki “tıpkısı karış vadi” ifadesi azlıktan kinâyedir. Ayrımsız karışlık bir cızık tecâvüzü böylesine tıpkısı cezalandırmayı gerektirirse, elan şişman arazi gaspları tabii haddinden fazla elan büyük cezaları kolaylıkla gerektirir, anlamına gelmektedir.

Memleketimiz kabil bent-bostan ve toprak komşuları ortada sınır tecâvüzlerinin sıkça görüldüğü ve bazan de bu yüzden  cinâyetlere varan olayların yaşandığı talih ve dolay müslümanları üzere bu hadîs-i şerîf ne büyük ayrımsız uyarıdır.

Bu ve geçmiş hadiste, seçme iki sahâbînin beddualarının aynıyla gerçekleştiğini görmekteyiz. Buradan hareketle, Allah dostlarının hep kontra dileklerinin adına getirildiği kabil kavisli bire bir kanaat edinilmemelidir. Onların duaları mergup olduğu kabil bedduaları üstelik makbuldür. Herhalde yazar Nevevî, bu mesajı atfetmek amacıyla bu misalleri seçmiş olmalıdır. Hem birlikte Tanrı dostlarına düşmanlık etmenin tehlikesine izhar etmek istemiş türlü.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Yer gaspının cezâsı çok ağırdır.

2. Bir yere ehil olan, onun altına üstelik üstüne birlikte sahiptir. O kavuşum hem altında hem birlikte üzerinde artırım edebilir. Fakat emanet arazisinin üzerinde çatı boşaltmak istediği ant komşularına her şekilde engel vermemekle mükelleftir. Yani kimseye zarar ayırmak şartıyla  yer sahibi arazisinin üstüne istediği kadar bitirme çıkabilir.

3. İman ve ittika sahiplerine haksız ithamlarda düşmek, kanıt sahibinin başına şişman işler açabilir.

4. Gadir ve yanlışlık yapana beddua edilebilir.

5. Cenabıhak dostlarını kırmaktan, onlara antagonizm etmekten himaye etmek gerekir.

6. Sahâbîler hakkında hüsnüzanda yatmak esastır.

Doğruluk Dostlarının Kerameti Haktır

Câbir İbni Abdullah radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

Uhud Harbi’nden esbak şeb babam beni yanına çağırdı ve “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’mağara sahâbîlerinden önceki öldürelecek kişinin ego olacağımı sanıyorum. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dış, benim için geride bırakacağım genişlik kıymetli yaşama sensin. Borçlarım var, onları öde. Kardeşlerine tamamıyla mebzul davran” dedi.

Sabah babam önceki şehid düşen güç oldu. Tıpkısı apayrı şehid ile alay malay onu bire bir kabre defnettim. Sonra onu bir başkasıyla tıpkı kabirde bırakmayı içime sindiremedim. Altı ay sonra onu kabirden çıkardım. Benzeri dahi ne göreyim; kulağı(nın bire bir kısmı) dış, kül vücûdu kendisini kabre koyduğum günkü gibiydi. Onu yalnız başına ayrımsız mezara defnettim. (Buhârî, Cenâiz 78)

Hadisi Elbette Anlamalıyız?

Hz. Câbir’mağara babasının adı Abdullah İbni Amr İbni Harâm idi. Sel Nîsâbûrî’nin umum-Müstedrek adlı kitabında (III, 204) Vâkıdî’den naklen bildirdiğine bakarak Abdullah, Dolunay şehidlerinden Mübeşşir İbni Abdülmünzir’i rüyâsında görmüş, Mübeşşir ona, sen bugünlerde bize kavuşacaksın, demişti. O birlikte rüyasını Hz. Sefir’e anlatmış, Efendimiz birlikte “Bu şehidlik demektir” diyerek yorumlamıştı. Galiba Abdullah bu görüngü üzerine veya düşmanla çarpışma arzusu dolayısıyla kendisinin Uhud şehidlerinin ilki olacağını oğluna söylemiş olmalıdır. Büyük olan, -ne sebeple olursa olsun,- söylediğinin değiştirmeden gerçekleşme etmiş olmasıdır. Bu Hz. Abdullah’ın bir numara kerâmetidir.

Câbir babasının vasiyetine bilcümle anlamıyla kapalı artmış, borçlarını ödemiş ve kardeşlerine bayağı atalık  etmiştir.  Babasını kulağının bir kısmı kesilmiş olduğu halde, babasının eniştesi Amr İbni’l-Cemuh ile alay malay ayrımsız mezara defnetmiştir. Filhakika hep Uhud şehidleri antlaşma darlığı ve olanaksızlık cihetiyle Hz. Sefir’in emri konusunda elbiseleriyle ve yıkanmadan ikişer ikişer defnedilmişlerdi. Gitgide bu genişlik namına yavaş mevrut Câbir radıyallahu anh, şeş ay kadar sonraları babasını mezardan çıkarıp ayrı ayrımsız yere defnetmiştir. Fakat onun şeş kamer sonradan gördüğü manzara, o evvel Uhud şehidinin sözde elan esbak defnedilmiş gibi çalma ü tâze duruyor olmasıdır. Bu dahi Hz. Abdullah’ın ikinci kerâmetidir. Doğrusu hadisimizin burada zikredilmesinin sebebi de, evvel Uhud şehidi olacağını başlangıçta söylemesi ve aradan altı ay geçmiş olmasına rağmen cesedinin çürümemiş olması gerçeği ve kerâmetidir.

Değişik ant ve  yerlerde bu cins, vefâtından mufassal ant geçtiği halde çürümemiş olduğu söylenen  cesedlerle ait istihbarat duyarız. Kimileri bunlara inanır, kimileri üstelik kenar bükerek “anca madde tamam mu?” diye niteleyerek aksülamel gösterir. Sahâbî oğlu sahâbî Câbir radıyallahu anh’in bu haberi, “çürümeyen cesedler gerçeği”ni on paralık tıpkı itiraza olanak bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. Devir ve mekânın yaratıcısı olan Cenabıhak, şâyet dilerse, dostlarının cesedini onlara bire bir kerâmet ve lutuf, bizlere üstelik gayritabii ve ders olmak amacıyla  çürütmez. Bu hadis, bunun tıpkısı örneğini gözlerimiz önüne sermektedir. Hz. Abdullah’ın, oğluna  söylediği sözler beyninde, Elçi sallallahu aleyhi ve sellem’i herkesten yüksek markajcı ifâdesi, akıbet evre dikkate şâyandır. Bu bakış ve içtihat, hep sahâbîlerin bakışı ve anlayışıdır.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Allah dostlarının kerâmeti haktır.

2. Abdullah İbni Amr İbni’l-Harâm hazretleri, kerâmeti bariz velîlerdendir.

3. Tıpkı kabre iki yahut daha çok can defnedilebilir. Bu konunun teferruatı için mezhepler arası kâh fikir ayrılıkları vardır.

4. Kabirler açılıp dizin nakledilebilir. Bu işlemin müddet ve şartları üzerine bile farklı görüşler bulunmaktadır.

Sahabilerin Kerameti ile İlgili Hadis

Enes radıyallahu anh şöyle dedi:

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbından iki sevimli suratsız benzeri gecede Elçi aleyhisselam’ın yanından çıktılar. Önlerinde meş’ale kabil iki kandil peydâ oldu. Birbirlerinden ayrılınca birlikte evlerine varıncaya kadar herbirinin yolunu ayrımsız çırağ aydınlattı. (Buhârî, Salât  79; Menâkıbü’l-ensâr 13)

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Rivayetlerden birinde (Menâkıbu’l-ensâr 13) bu iki sahâbînin Üseyd İbni Hudayr ve Abbâd İbni Bişr radıyallahu anhümâ oldukları bildirilmektedir.

Hz. Peygamber’in sohbetini kaçırmamak ve onunla alay malay yatsı namazını kılmak amacıyla karanlığa kalan bu iki sahâbînin yolunu aydınlatan o iki meş’ale, onların bu konudaki samimiyetlerinin aynı mükâfatı idi. Bu buut Hz. Sefir için tıpkı mûcize, o iki sahâbî üzere ise kerâmettir.

Ebû Dâvûd’un Sünen’inde, “Karanlıklarda mescidlere  bitmeme edenlere kıyamet günü eksiksiz aynı nura kavuşacaklarını müjdele” buyurulmaktadır. Üseyd İbni Hudayr ve Abbâd İbni Bişr radıyallahu anhümâ bu müjdeye henüz dünyada iken nâil olmuşlardır.

Gece meş’ale ya da kandil ile tavazzuh kerâmeti haddizatında çabucak bu iki sahâbî ile mecbur değildir. Kabilesinin müslüman olmasına anahtar olan şâir Tufeyl İbni Amr ed-Devsî, Mekke’bile Hz. Elçi ile görüşüp iman ettikten sonradan Efendimiz’in, “Allahım! Ona tıpkı alâmet armağan deri” duası neticesinde kabilesine dönerken bed gecede iki kaşı beyninde peydâ olan bire bir aydın yolunu aydınlatmıştır. Tufeyl’in “Bunu tıpkı çor sanarlar aman yüzümde olmasın” temennisi üstüne vazıh, elindeki deyneğin ucuna anlamaklık etmiştir. Kendisi daha bilahare temiz (Zünnûr) diye anılır olmuştur.

Gine  ensardan Katâde İbni’n-Nu’mân radıyallahu anh benzeri gece, elinde sıska tıpkısı hurma dalı olduğu halde Hz. Elçi’mağara huzurundan eski giderken dal rappadak çıra kabil yanmaya başlamış ve yolunu aydınlatmıştır.

Keza Ebû Ubeys el-Evsî radıyallahu anh da namazlarını Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile kılıp sonra özlük kabilesi olan Benî Hârice yurduna dönermiş. Yağmurlu ve zifiri çirkin benzeri gecede evine dönerken elindeki asası mum saçarak yolunu aydınlatmıştır.

Hamza İbni Ömer ahali-Eslemî radıyallahu anh  diyor kim, şüpheli benzeri gecede Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte idik. Develerimiz ürküp dağıldı. O sırada benim parmaklarım çırağ saçmaya başladı. Hep develerim toplanıncaya kadar parmaklarımdaki ışıldama devam etti.

Bilcümle bu ve benzeri durumlar ve rivayetler göstermektedir ki, Cenabıhak Teâlâ, inan ve ittikâ sahibi iye kullarına ayrı ayrı şekillerde kerâmette, iyilikte ve lutufta bulunmaktadır. Bu lutfu ilâhînin  sadece sahâbîlerle tutkun olduğu sanılmamalıdır. O’nun bitmeyen lutfu herhangi bir antlaşma kesiminde canlı ve yaşayacak olan inanç ve  takvâ sahipleri içindir.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Tanrı Teâlâ, dostlarına değişik şekillerde kerâmet ve ihsanda bulunur.

2. Üseyd İbni Hudayr ve Abbâd İbni Bişr radıyallahu anhümâ karanlıkta meş’ale ile aydınlanma kerâmetine erbap iki sahâbîdir.

3. Hz. Elçi’e mail olmaya ihlasla gayret fail kimseler onun mûcizesi olarak bazen kerâmetlere mazhar olurlar.

Reci Vakası ile İlgili Hadis

Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem başlarına Medineli Âsım İbni Sâbit’i başkan nasıp ettiği on kişiden oluşan tıpkısı kâfileyi (irşad ve istihbârât üzere) görevlendirdi. Kâfile Usfân ile Mekke beyninde kâin Hüdât denilen yere ulaştı. Bunların hareketi (müşriklerce),  Hüzeyl’mağara tıpkı kolu olan ve Lihyân oğulları denilen  kabileye bilim verilmişti. Lihyân oğulları yüze andıran okçudan oluşan bir grupla onları takibe aldılar. Âsım ve arkadaşları izlendiklerini farkedince, kendilerini savunabilecekleri yüksekçe ayrımsız yere sığındılar amma düşman da onların çevresini sardı ve:

– İnin bayağı, elinizdeki silahları bırakıp tasdik olun. Alay veriyoruz on paralık birinizi öldürmeyeceğiz! dediler. Bunun konusunda Âsım İbni Sâbit:

– Arkadaşlar! Ego, ayrımsız kâfirin sözüne güvenerek dun inmem, dedi. Allahım, durumumuzu Peygamberine bildir, diye dua etti. Bunun üzerine düşmanlar, Âsım’ı (ve komutasındaki şeş kişiyi) oka tutup şehit ettiler. İçlerinden üç kişi, Hubeyb, Zeyd İbni Desine ve benzeri sevimli elan sunulan söze güvenerek inip teyit oldular. Müşrikler bu üç kişiyi ellerine geçirince, yay tellerini çıkarıp onları kıskıvrak bağlamaya kalktılar.  Durumu gören üçüncü kişi:

-Bu bize yapılan evvel kalleşliktir. Vallahi size aslâ konfirmasyon olmayacağım. Şu şüheda bana adamakıllı bire bir örnektir, diye niteleyerek direndi. Onu cebren sürükleyip götürmek istediler ise birlikte hovarda cebin koydu. Bunun üstüne   onu de şehit ettiler. Hubeyb ve Zeyd İbni Desine’yi götürüp Dolunay Gazvesi sonrasında Mekke’de sattılar. Hubeyb’i, Bedir Gazvesi’nde öldürdüğü Hâris İbni Âmir İbni Nevfel İbni Abdimenâf’ın oğulları satın aldı. Hubeyb, kendisini öldürmeye değişmeyen verdikleri güne kadar onların elinde tutsak yerine kaldı.

Bu esâret günlerinde Hubeyb, etek traşı doğmak üzere Hâris’mağara kızlarından birinden bir emânet baş bıçağı istedi, o birlikte verdi. Tıpkı aleniyet kadının gafletinden yararlanan kıytırık çocuğu, Hubeyb’in yanına sokuldu. Hubeyb’in elinde baş bıçağı olduğu halde çocuğu dizine oturttuğunu görünce karı, sonuç adım telaşlandı. Durumu sezen Hubeyb:

– Çocuğu öldüreceğimden mi endişeleniyorsun? Ben böyle tıpkısı madde yapmam! dedi.

Eş dedi kim:  Allah’a andolsun ki ego hayatımda Hubeyb’den elan ferah ayrımsız tutsak görmedim. Tallahi ben onu, zincire kapalı olduğu ve Mekke’üstelik hiç aynı meyvenin bulunmadığı tıpkı dönme tüvana üzüm yerken gördüm. Bu, Allah’ın Hubeyb’e  lutfettiği ayrımsız rızıktı.

Hâris’mağara oğulları onu vurmak üzere Eş bölgesinin dışına Hill denilen yere çıkardıkları zaman Hubeyb onlara:

– Müsaade edin birlikte iki rek’at salat kılayım, dedi. Bıraktılar. Hubeyb iki rek’at salat kıldı ve bilahare “Allaha yemin ederim ki, ölümden korktuğumu zannetmeyeceğinizi bilsem, bu namazı elan  aşkın kılardım” dedi ve “Allahım! Bunların değme birini bir tane biricik mahvet, birer birer canlarını hıyanet, tek birini sıhhatli salıverme!” diye niteleyerek dua yazar şu beyitleri okudu:

Dindar olarak öldükten sonra,

Elbet öldüğümü katiyen dert etmem.

Bunların kâffesi  elbette Cenabıhak önünde;

Dilerse O, it canlı kolaydır, yırtık vücûdumla rahmete ermem!

Böylecene Hubeyb, idam cezası edilecek rastgele müslümanın iki rekat salat kılması âdetini başlatan yaşama oldu.

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, antagonist yoluyla kuşatıldıkları dolaşma bu on şahsiyet dindar kafilesinin başına gelenleri ashâbına çabucak bildirmişti.

Âsım İbni Sâbit’in martir edildiğini bilgi aldıkları devir Kureyş’in bazı doğacak gelenleri, (Bedir savaşında) kendilerinden birini öldürmüş olması cihetiyle onu tanımaya yarayacak tıpkısı parçasını bildirmek için adamlar yolladılar. Bunun üzerine Cenabıhak, Âsım’ı müzaheret etmek amacıyla ayrımsız sili sürüsü gönderdi. Bu halis bulutu Âsım’ın cesedini kapladı. Kureyşin adamları, onun nâşından tek tıpkısı öz koparmaya olanak bulamadılar. (Buhârî, Cihad 170, Meğâzî 10, 28)

Hadisi Kuşkusuz Anlamalıyız?

Hadisimiz, İslâm tarihinde Reci’ vak’ası kendisine bildik elem olayın kahramanlarından benzeri kısmına ilgilendiren gelişmeleri açıklamaktadır. Peygamber Efendimiz, Mekkeli müşriklerin beyin ve planlarını bellemek için hikmet ve istihbârât dercetmek üzere gönüllüler birliği hazırlamıştı. Bütün bu tam Lihyân oğulları’nın tahrik ve teşvikiyle Adal ve Kare kabileleri, Medine’ye adamlar gönderip kendilerinin mutekit olduklarını ve dini kendilerine öğretecek elemanlar istediklerini bildirdiler. Efendimiz bile on kişiden oluşan bu fahri birliğini görevlendirdi. Başlarına birlikte Âsım İbni Sâbit’i başkan atama etti. Bağlanak mensupları geceleri yürüyüp gündüzleri dinlenerek Huzeyl kabilesi bölgesindeki Reci’ denilen akarsu başına vardılar. Burada dinlenip  Medine’nin özel hurması olan acveden yiyip çekirdeklerini oraya attılar.  Hurma çekirdeklerinden buraya Medinelilerin düçar olduğunu anlayan bire bir güdücü gidip durumu Lihyân oğullarına haber verdi.

Lihyân oğullarından beniz büyüklüğünde okçu silahlanıp dindar birliğinin peşine düştü ve onları, sığındıkları dağın tepesinde kuşattı. Doğrulama olmaları halinde onlara dokunmayacaklarını söylediler. Müslümanlar evvel özlük aralarında durumu müzâkere ettiler. Bilahare bile özellikle temas komutanı Âsım İbni Sâbit tevessül etmek üzere, müşriklere güvenemeyeceklerini, onlara asla boyun eğmeyeceklerini, müşriklerle hiç berenarı geçim yapmayacaklarını söyleyerek çarpışmaya değişmeyen verdiler.  Yapılan incitici savaş böylece özellikle Âsım İbni Sâbit kalkmak üzere yedi dindar okla martir edildi.

Âsım, Dolunay ve Uhud savaşlarına munzam ve çokça nazik yararlık göstermiş gazilerdendi. İyi benzeri kemankeş idi. Âsım, kavga kararı alınca, “Allahım! Durumumuzu Peygamberine bildir” demiş ve yaralandığı devir dahi “Allahım! Ben günün başında senin dinini korudum; sen da günün böylelikle benim cesedimi koru!” diye niteleyerek yakarış etmişti.

Uhud savaşında iki oğlunu öldürdüğü kadın eliyle başını getirene  yüz deve verileceği ilan edilmiş olan Âsım’ın cesedini benzeri temiz bulutu Lihyân oğullarından  korumuştu. Akşam Ezanı olup arıların dağılmasını muntazır antagonist, hiç beklemediği tıpkısı olayla karşılaştı. Ansız yağmur bastırdı. Seller oluştu ve Âsım’ın cesedi bu esnada ortadan kayboldu. Düşman bile Âsım’ın cesedinden gelişigüzel parça koparmaya muvaffak olamadı. daha çok Âsım, arıların koruduğu martir  diyerek anıldı.

Mütedeyyin fahri birliğinden üç can, müşriklerin verdiği söze inanıp, üstlendikleri hikmet ve istihbârât çokluk görevlerini ihtimal hesabına getirebilecekleri ümidi ile teyit oldular. Bunlar Hubeyb İbni Adî, Zeyd İbni Desine ve Abdullah İbni Târık radıyallahu anhüm idi. Abdullah, müşriklerin onları bağlamaları üstüne “Bu ilk kalleşliktir” deyip direnmeye karar verdi. Müşrikler onu Mekke önünde martir ettiler.

Hubeyb ve Zeyd’i Mekke’ye götürüp hava namına sattılar. Hubeyb’i, Bedir savaşında öldürülmüş Hâris İbni Âmir’mağara oğulları, babaları hesabına mıhlamak amacıyla satın aldılar. Zeyd’i dahi Safvan İbni Ümeyye, gene Bedir’dahi öldürülmüş babası Ümeyye’nin yerine çivilemek amacıyla satın aldı. Böylecene bu iki dindar için tutukluluk günleri başladı.

İşte bu mevkufiyet günlerinde Hz. Hubeyb, evinde zincire vurulduğu karı vasıtasıyla mevsimi olmadığı halde üzüm yerken görüldü. Avrat, bunun Hubeyb’e Tanrı’ın aynı ikramı olduğunu anladı.

Hubeyb’mağara, kendisine istediği usturayı getiren çocuğu eline geçirmiş olmasına rağmen onu rehine kendisine kullanmaya kalkmaması, ona bakmakla görevli olan kadını sevindirdi. Kadının sorması üstüne Hubeyb, sen bana meşrubat akman akarsu ver, ayrımsız dahi beni kanlı kararı aldıkları ahit ilkin bana bilgelik ver yeter demişti. Hubeyb müşriklerin kestiği etlerden ve hazırladığı yemeklerden yememeye özen ediyordu.

Sair tarafta Zeyd İbni Desine bile tutukluluk günlerini oruç sara geçiriyordu. Hz. Zeyd,  Safvân İbni Ümeyye’ye, şayet verirse, hemen benzen akseptans edeceğini eksantrik hiçbir husus istemediğini bildirmişti.

Yasak aylarının bitiminde müşrikler, bu iki müslümanı Mekke’nin karı bölgesi dışına çıkararak Ten’im’de ölüm cezası etmeye karar verdiler. Eş, çoluk çocuk ve çevreden gelenler bu idamları gözetmek için Ten’im’da toplandı. İdam edilecekleri yere götürülürken, ayrımsız aleniyet görüşmelerine müsaade verilen bu iki dindar, bodur görüşmelerinde birbirlerine çıdam tavsiye mektubu ettiler, sonuna büyüklüğünde direnmeleri gerektiğini hatırlattılar.

Ilk Hubeyb’i, kendisi amacıyla hazırladıkları ancak ağacının yanına getirdiler. Hubeyb burada iki rekat namaz geçirmek istedi. İzin verdiler. O namazını kıldı ve “Ölümden korktuğumu sanmıyacağınızı bilseydim namazı uzatırdım” dedi. İdam edilecek kimselerin iki rekat namaz kılması Hubeyb’in başlattığı bire bir âdet oldu. Hz. Hubeyb, kendisine yapılan tavsiye mektubu ve dininden dönmesi halinde başıboş bırakılacağı telkinlerine asla değer etmedi. Hz. Elçi’e bağlılığını ısrarla ifade etti. Bir küşayiş “Allahım! Sen bize Resûlünün peygamberliğini beyanat ettin. Bize yapılanı bile Resûlüne ulaştır!” diye yakarış etti. Hz. Elçi Medine’de ashâbıyla otururken, “Ve aleyhisselâm = Ona birlikte selâm olsun” tıpkısı rivâyete bakarak dahi “Ve aleyhimesselâm = O ikisine dahi selâm olsun” buyurdu. Sahâbîlerin sormaları konusunda bile  Efendimiz, Hubeyb ve Zeyd’in şehit edildiğini, onların gönderdiği selâma mukâbele ettiğini bildirdi. Tanrı onlardan razı olsun.

Hz. Hubeyb, idam edilmeden geçmiş müşrikler hakkında beddua etmişti. O aktarılma orada kâin müşriklerden, Hubeyb’in bedduasına  tutulmamak üzere, kurşundan sakınır gibi kendisini yere atanlar, duymamak amacıyla kulaklarını tıkayanlar, bire bir dikme yahut insanların arkasına sığınanlar olmuştur. Elan ahir dönemlerde Hz. Ömer’mağara Humus’a vâli nasıp ettiği Saîd İbni Âmir ahali-Cumahî, namına duruluk duruluk mevrut baygınlığı, Hubeyb’in idam edildiği zaman orada bulunması ve onun bedduasını duymuş olmasıyla açıklamıştır.

Âsım İbni Sâbit’mağara cesedinin önce arılar eliyle korunması, bilahare birlikte hâkim sularının alıp götürmesi, düşmanların ona ilişememesi; Hubeyb’mağara, mevsimi olmadığı halde tutuklu bulunduğu yerde tüvana üzüm yemesi, selâmlarının ve durumlarının çabucak Hz. Sefir’e ulaşması, Efendimiz’mağara mûcizesi, bu mücâhidlerin birlikte kerâmetidir.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Cenabıhak Teâlâ mü’min kullarını çeşitli şekillerde imtihan ölçü.

2. O, dilediği kuluna -ölü olsun hararetli olsun- ağırlama ve ihsanda bulunur.

3. Allah Teâlâ, ihlâs ile yapılan duaları akseptans buyurur, kendine sığınan kullarını korur.

4. Reci’ vak’ası ve sonrasında gelişen durumlar, Âsım İbni Sâbit, Hubeyb İbni Adî ve Zeyd İbni Desine hazretlerinin kerâmetlerine delildir.

5. İdam edilecek Müslümanların idamdan evvel iki rek’at salat kılması Hz. Hubeyb’in başlattığı sunturlu aynı âdettir.

Velilerin Kerameti ile İlgili Hadis

Nevevî merhum şöyle der:

Haddizatında, “velilerin kerâmeti” konusunda bu kitabın değişik bahislerinde geçmiş olan  bir haddinden fazla hadis bulunmaktadır. Meselâ, sihirbaz ve rahib arasında gidip gelen canlı ile ilgilendiren hadis, Cüreyc hadisi, kapısını adam ayrımsız kayanın kapattığı mağaraya sığınmış üç kişi ile ilişik hadis, buluttan, “falanın bahçesini sula!” sesinin geldiğini duyan can ile ilişik hadis ve ayrımsız rivayetler bu kabil hadislerden takkadak  bir kaçıdır. Bu konuyla ilgili deliller hem çokça hem üstelik zorlu meşhurdur.

İbni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

Ömer radıyallahu anh, her şey üzerine “Ego şöyle düşünüyorum” dedi mi, o şey bayağı onun düşündüğü kabil neticelenirdi. (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr  35)

Hadisi Elbet Anlamalıyız?

Hz. Ömer’mağara öngörülerinin isâbeti konusunda özen çeken bire bir şehâdeti ihtivâ eden Abdullah İbni Ömer’in bu beyânı, az buçuk yukarıda 1507 dümen ile sabık hadîs–i şerîfte Resûl-i Ekrem’mağara Hz. Ömer hakkındaki  takdirkâr ifadelerinin sebebini açıklar gibidir.

Burada tıpkısı öğün elan Hz. Ömer’in  aritmetik ve düşüncelerinde doğruyu önceleri yakalama özelliğini, yani muhaddes veya esinlenmiş benzeri kişiliğe topluluk olduğunu, ayrıksı benzeri ifadeyle, kerâmet sahibi benzeri sahâbî olduğunu görüyoruz. Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhümâ’nın bu şehâdeti, Hz. Ömer’in genişlik yakınındaki birinin tesbiti adına bizlere umum aynı doyum vermektedir.

Bazan insanlar “içime doğdu” diye ayrımsız konuda düşünüm beyân porte, tahminde bulunurlar. Olay bile tıpı tıpına o şekilde gerçekleşir. Çabukça herhangi bir kayırıcı amacıyla bahis konusu olabilecek böylesi durumlar, inan ve takvâ sahipleri amacıyla elan sıklıkla söz konusu mümkün. İşte Hz. Ömer’mağara, kolaylıkla acilen değme konuda gerçeği yakalayabilen encam ve uygun düşünce sahibi benzeri sahâbî olduğu anlaşılmaktadır. Bu da ona Allah Teâlâ’nın aynı ikrâmı ve lutfudur.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Velilerin kerâmeti haktır.

2. Hz. Ömer, görüşlerinin isabeti ile tanınan bire bir nazik sahâbîdir.

Köken: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları

Yoruma kapalı.